|
ENDOKRIN veya ENDOKRINOLOJI NEDIR?
ENDOKRIN VEYA ENDOKRINOLOJI NEDIR?
Endokrinoloji veya kısa
adıyla Endokrin ulkemizde yeterince bilinmemektedir. Bu nedenle de
özellikle guatr, tiroid, prolaktin, kemik erimesi, tuylenme, polikistik
over, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği ve şişmanlık gibi endokrin
uzmanını ilgilendiren önemli hastalığı olanlar başka uzmanlara
gitmektedir. Bu makalede endokrinoloji bilim dalinin ve endokrin
uzmanlarinin hangi hastaliklarin tedavisiyle ilgilendiği kısaca
anlatılmıştır.
ENDOKRINOLOJI NEYLE UĞRAŞIR?
Endokrinoloji vücudumuzda salgılanan hormonlar, iç salgı bezleri ve metabolizma hastalıklarının tanı ve tedavisiyle uğraşır.
İç Salgı bezleri denince
veya endokrin sistem denince hipotalamus, Pineal bez-melatonin,
hipofiz, tiroid bezi, paratiroid bezi, böbrek üstü bezi (Adrenal), over
(yumurtalik) ve testis bezleri anlaşılır.Bu bezlerin salgıladıkları
hormonlar, bu bezlerde oluşan tümörler, ve bu bezlerden salgilanan
hormonlarin azlığı ve fazlalığı önemli hastalıklar yapar.
Endokrinoloji ayrica şeker
hastalığı, obezite (şişmanlık), kan yağları (kolesterol ve
trigliserid), ürik asit yüksekliği, metabolik sendrom, vitaminler,
beslenme, diyet ve osteoporoz (kemik erimesi)gibi metabolik hastaliklar
tanı ve tedavisini yapar.
ENDOKRIN UZMANI NASIL OLUNUR?
Endokrin uzmanı olmak için
5 yıl süren dahiliye ihtisasından sonra 3 yıl daha endokrin ihtisası
yapılır. Endokrin Uzmani olmak için bir hekim 8 yıl asistanlık yapmak
zorundadır.
HANGİ HASTALIKLAR ENDOKRIN UZMANINCA TEDAVI EDILIR?
Endokrin uzmaninin tedavi ettiği hastaliklar şunlardır:
1) HİPOFIZ
A) Hipofiz Bezi Hastaliklari
B) Boy Kısalığı ve Büyüme Hormon Eksikliği
C) Hipofiz Bezi Yetmezliği (Hipopituitarizm)
D) Prolaktin Hormon Fazlalığı (Prolaktinoma)
E) Büyüme Hormon Fazlalığı (Akromegali)
F) Diyabetes İnsipidus (Şekersiz Şeker Hastalığı)
2) Paratiroid Bezi ve Hormonları
B) Paratiroid Hormon Fazlalığı (Hiperparatiroidi)
C) Paratiroid Hormon Azlığı (Hipoparatiroidi)
3) Böbreküstü Bezi (Adrenal Bez) ve Hormonları
A) Böbreküstü Bezi Hastalıkları
B) Kortizol Hormon Fazlalığı (Cushing Sendromu)
C) Kortizol Hormon Azlığı (Addison Hastalığı)
D) Aldosteron Hormon Fazlalığı (Aldosteronizm)
E) Adrenalin Hormon Fazla Salgısı (Feokromasitoma)
4)Testis ve Hormonları
A) Testis, Hormonları ve Hastalıkları
B) Testosteron Eksikliği (Hipogonadizm)
C) Erkekte Meme Büyümesi (Jinekomasti)
D) Ereksiyon Problemi ve Empotans
E) testis ve penis küçüklüğü, sakal çıkmaması
5) Over (Yumurtalık) ve Hormonları
A) Yumurtalık (Over) Hormonları ve Bozuklukları
B) Kadınlarda Cinsel Hormon Yetmezliği (Hipogonadizm)
C) Tüylenme (Hirsütizm)
D) Polikistik Over Sendromu
E) Menopoz
6) Tiroid Bezi (Guatr) ve Hormonları
A) Tiroid Bezi Ve Görevleri
B) Guatr
C) Tiroid Bezinin Fazla Çalışması (Hipertiroidi, Zehirli guatr))
D) Tiroid Bezinin Az Çalışması (Hipotiroidi-Hashimoto)
E) Nodüler Guatr-nodül
F) Tiroid kanserleri
G) Hashimoto Hastaliği
H)Tiroidit-tiroid bezi iltihabı
6) Obezite , Beslenme, Diyet, Metabolik Sendrom
7) Şeker Hastlalığı-Diyabet
8) Şeker Düşmesi-hipoglisemi
9) Kemik erimesi-Osteoporoz
10)Vitaminler,Mineraller
11) Ürik Asit, Kolesterol ve Trigliserit yüksekliği
HORMONLAR VE GÖREVLERİ
Hormonlar vücut ağırlığı,
metabolizma, iştah, büyüme, gelişme, seks ve üreme faaliyetleri gibi
birçok önemli olayı etkileyen yaşamsal öneme sahip kimyasal
maddelerdir. Vücudumuzdaki salgı bezlerinden salgılandığı gibi diğer
hücrelerden de salgılanan hormonlar genellikle kan yoluyla taşınarak
etki edeceği organlara ulaşır ve orada etkilerini gösterirler. Hücreler
arası iletişimi sağlayan hormonlar etkilerini gösterdikleri hücreye
nasıl davranacağını anlatır. Çok az miktarda salgılanmasına rağmen hormonlar vücutta çok büyük görevler yapar.
Hormonlar vücudumuzun
gelişme, metabolizma, büyüme, üreme, seks, duygu durumu, adet görme,
iştah, sindirim ve vücut ısısı gibi yaşamsal faaliyetlerini ayarlar.
Boy kısalığı, şeker
hastalığı, kilo alma, tansiyon yüksekliği, tüylenme, kemik erimesi,
adet bozukluğu, böbrek taşı, ereksiyon problemi, kolesterol yüksekliği,
depresyon, sinirlilik, kansızlık, yorgunluk ve halsizlik gibi sık
görülen hastalık ve belirtilerin temelinde hormon dengesizliği vardır.
Hormonların Görevleri:
Hormonların başlıca görevleri 3 ana grupta ele alınabilir:
· Büyüme ve farklılaşma
· Vücut dengesinin sağlanması
· Üreme
Çok sayıda hormon büyüme olayında etkilidir. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları bunların en önemlisidir.
Vücut dengesinin sağlanmasında ise birçok hormon görev alır. Bu hormonlar ve görevleri şunlardır:
· Tiroid hormonları ® çoğu dokuda bazal metabolizmanın %25’ini kontrol eder
· Kortizol ® kendisinin doğrudan etkilerinden başka birçok hormonun etkisini de kolaylaştırır
· Paratiroid hormonu ® kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar
· Vazopressin ® vücut su dengesini sağlar
· Aldosteron ® vücut sıvı miktarı ve serum elektrolitlerini (Na ve K) kontrol ederler
· İnsülin ® açlık ve toklukta kan şekerinin normal olmasını sağlar
Kan şekeri düşünce vücudumuz buna hormonsal tepki
vererek kan şekerini artırmaya çalışır. Açlıkta ve kan şekerinin
düştüğü durumlarda insülin salınımı azalır. Buna bağlı olarak dokuların
glukoz alımı azalırken karaciğerden glukoz (şeker) üretimi artar.
Vücuttan su atılması esas olarak vazopressin isimli
hormon tarafından kontrol edilmekle beraber, kortizol ve tiroit
hormonları da bu konuda etkilidir.
Paratiroid hormonu ve D vitamini koordineli hareket
ederek kan kalsiyum dengesini sağlarlar. Paratiroid hormonu böbreklerde
D vitamini sentezini artırır. D vitamini ise bağırsaklardan kalsiyum
emilimini artırır, kemiklerde paratiroid hormonunun etkisini
kuvvetlendirir. Kan kalsiyumunun artması ise paratiroid hormon
salgılanmasını azaltır..
Vücuttaki herhangi bir stres durumunda, stresin
şiddeti, akut (ani) veya kronik (devamlı-süregen) oluşuna göre, çok
sayıda hormonu harekete geçirir.
Travma veya şok gibi şiddetli ani streslerde
sempatik sinir sistemi aktive olarak katekolamin dediğimiz adrelanin ve
noradrenalin isimli hormonlar kanda artar, kalbin pompaladığı kan
miktarı çoğalır, kan basıncı ve glukoz (şeker) yapımı artar. Stres ACTH
, büyüme hormonu ve kortizol hormon yapımını artırır. Artan kortizol
kan basıncının devamlılığını sağlar.
Hormonlar üreme işlevini de düzenler. Üreme işlevi
cinsiyetin belirlenmesi, cinsel gelişme, gebelik, süt verme, çocuk
yetiştirme ve menopoz gibi değişik aşamaları kapsar. Bu aşamaların her
birinde çok sayıda hormon birlikte ve düzen içinde çalışır.
Hormonların üremeyle ilgili koordineli etkilerinin
tipik örneği ortalama 28 günde bir yinelenen adet görme
(menstruasyondur). Adet döneminin erken (folliküler) evresinde FSH ve
LH isimli hormonlar yumurtalıktaki yumurtaların (folliküllerin)
olgunlaşmasını uyarır. Bu durumda östrojen ve progesteron hormonları
giderek artar.
Gebelikte artan prolaktin memelerin süt salgılamaya
hazır hale gelmesini sağlar. Oksitosin isimli hormon ise memeden süt
gelmesine etkilidir.
Hormonların Yapıldığı Bezler:
Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez,
pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır
ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi
olmaktadır.
Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir.
Hormonların adlandırılması genellikle ilk
bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak,
günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir.
Hormonların Salgılanması ve Taşınması
Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az
aktif halde salınır. Aktif olmayanlar daha sonra aktif hale gelirler.
Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Tiroid hormonu T4 hücrede etki
etmesi için daha sonra T3 hormonuna dönüşür. Testosteron hormonu yine
hücrede etkili olmak için daha sonra dihidrotestosteron haline gelir.
Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır
Çok azı ise serbest halde bulunur. Seks hormonları SHBG proteinine
bağlanır, tiroid hormonları TBG proteinine bağlanır.
Reseptör Nedir?
Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların
biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur.
Reseptörleri kilit olarak düşünürseniz hormonlar bir anahtar olarak
görev yapar ve bu kiliti açarak hücrede etkilerini gösterirler.
Bütün reseptörlerin en azından 2 farklı fonksiyonel bölümü vardır. Bunlardan biri hormonu tanıyan ve ona bağlanan “tanıma bölgesi”, ikincisi ise uyarımı ileten “uyarı iletim bölgesi”dir.
Reseptörün tanıma bölgesi hormonla üç boyutlu bağlantı kurabilecek özel
bir yapı gösterir. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum
bağlanmanın derecesini tayin eder. Uyum ne kadar iyi ise hormon
reseptör bağlanması ve dolayısıyla hormonun etki oluşturması o oranda
güçlü olacaktır. Hormonun reseptörüne bağlandıktan sonra uyarı iletimi
iki şekilde olabilir. Polipeptid ve protein yapılı hormonlar ile
katekolaminler hücre zarında yerleşmiş reseptörlere bağlanırlar. Bu
bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere iletilir.
Steroid hormonlar (kortizol, aldosteron gibi), tiroid hormonları ve
diğer bazı hormonlar ise hücre içi reseptörlere bağlanarak etki
gösterirler.
Hormonlar Birbiriyle Etkileşir Mi?
Hormonlar birbirleriyle etkileşim içindedir. Vücudun
dengesi bu etkileşim sayesinde sağlanır. Günlük yaşamımızda biz yerken,
istirahat ederken ve çalışırken bazı hormonlar artarken diğerleri
azalır. Bir hormonun kandaki seviyesi vücudun durumuna göre değişiklik
gösterir.
Hormonlar Nasıl Ölçülür?
Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya
tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle
hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı
testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama
testleri adı veriyoruz.
Hormonlar ve Bağışıklık Sistemi
Hormonlar bağışıklık sistemi (immün sistem) üzerinde
de etkilidir. Özellikle kortizon ve seks hormonları bağışıklık
sistemine etki ederler. Bazı bağışıklık sistemi hücreleri ACTH,
prolaktin gibi hormonlar üretebilir. Bağışıklık sisteminin ürettiği
bazı maddeler de hormon salınımını etkiler. Otoimmün hastalıklar
dediğimiz bir hastalık grubu bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu
ortaya çıkar ve salgı bezlerini tahrip eder ve hormon hastalıkları
oluşur. Bunlara örnek Tip 1 şeker hastalığı, Hashimoto hastalığı,
Graves hastalığı (tiroid bezi aşırı çalışması) ve Addison (böbreküstü
bezi yetersizliği) hastalığıdır.
Hormonlar ve Sinir Sistemi
Sinir hücreleri arasındaki iletişimi nörotransmitter
denen hormon yapısındaki maddeler sağlar. Bu nörotransmitter denen
hormonlar adrenalin, noradrenalin gibi etkileri vardır. Beyindeki sinir
hücreleri de hormon salgılar. Örneğin hipotalamusdan salgılanan TRH
hormonu beynin diğer kısımlarında da salgılanır. Bu nedenle sinir
sistemi de hormon salgılamaktadır. Bazı psikiatrik hastalıklarda
beyinde salgılanan hormonlarda bozukluk vardır.
Hormon Hastalıkları Oluş Mekanizması
Hormon hastalıkları temelde 3 mekanizmayla meydana gelir
1. Hormon yapım fazlalığı
2. Hormon yapım azlığı
3. Hormon direnci durumları
Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı
salgılanmasıdır. Bunun nedeni sıklıkla bezlerde oluşan adenom adını
verdiğimiz tümör dokuları, bağışıklık sistem boızuklukları ve iltihabi
nedenlerle oluşur
Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin
ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık
sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan
maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur.
Hormon direnci ise hormonun hücrede etki edememesidir.
Hormonların Ritmik Salınımı ve Vücut Saati
Vücuttaki hormonların
salgılanması uyku-uyanma olayından etkilendiği gibi suprakiasmatik
nukleus denen bir çekirdekten de etkilenir. Vücut farklı hormonlara
farklı zamanlarda ihtiyaç duyar. Bunun ayarlanması hipotalamusta
bulunan suprakiasmatik nukleus tarafından sağlanır. Bu saat vücuda
sinyaller göndererek hormonların üretimini sağlar.
KAYNAK: Prof Dr Metin Ozata, Endokrinoloji ve Metabolizma, İstanbul Tıp Yayınevi, 2007
2. http://www.endokrinuzmani.webs.com
HIPOTIROIDI (TIROID YETMEZLİĞİ) NEDİR?
HIPOTIROIDI
Hipotiroidi yani tiroid yetmezliği bir hormon
(ENDOKRIN) hastalığıdır. Bu nedenle tedavi ve teşhis için mutlaka bir
ENDOKRIN UZMANINA başvurunuz.
Tiroid Bezi Yetmezliğinin Tanımı, Çeşitleri ve Nedenleri
Tiroid bezinin az çalışmasına ve bu nedenle tiroid
hormonlarını az üretmesine ve sonuçta kanımızda tiroid hormonlarının
(T3 ve T4) düşük olması durumuna tiroid yetmezliği veya tıp dilinde hipotiroidi
denir. Tiroid hormon yetersizliği sonucu vücudumuzun tüm metabolik
olaylarında yaygın yavaşlama vardır ve bu nedenle vücudun dengesi alt
üst olur. Vücuttaki bu bozuklukların yanı sıra ruhsal çöküntü,
unutkanlık, hareketlerde yavaşlama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik
döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeklerde zeka geriliğine
neden olabilmektedir.
Hipotiroidizm, toplumda % 4.6 oranında bulunur.
Bunun çoğunluğunu başlangıç halindeki veya hafif derecedeki tiroid bezi
yetmezliği (sadece TSH yüksek fakat T3 ve T4 normal olması) oluşturur.
Tiroid yetmezliği tiroid fazla çalışmasından daha çok görülür ve
nodüllerden sonra en sık görülen tiroid hastalığıdır.
Tiroid yetmezliği kadınlarda daha sık görülür ve yaşın artmasıyla sıklığı çok artar.
Bebek ve çocuklarda büyüme ve gelişmede belirgin
gecikmeye, erişkinlerde ise vücut metabolizmasında yavaşlamaya neden
olan tiroid yetmezliği tedavi edilmediği durumda kalp ve damar
hastalıklarına neden olabilmektedir.
Tiroid Bezi Yetmezliğinin Nedenleri Nelerdir?
Tiroid bezi yetmezliği kalıtım,
mikroplar, yaşlanma, iyot eksikliği veya fazlalığı , selenyum
eksikliği, tiroid bezi iltihapları, doğumsal nedenler, ve kullanılan
bazı ilaçların (interlökin, amiodaron gibi) yan etkisi , tiroid
ameliyatı ve radyoaktif iyod tedavisi sonrası oluşabilmektedir.
Tiroid bezi yetmezliğinin en sık nedeni ise Hashimoto Hastalığı
geçirmektir. Hashimoto hastalarının hemen tamamında hipotiroidi kalıcı
olarak yerleşir. Bu hastalıkta tiroid bezi, nedeni bilinmeyen bir
şekilde küçülür ve hormon yapacak hücreler azalır; sonuçta tiroid
hormonu az yapıldığından tiroid yetmezliği ortaya çıkar.
Tiroid ameliyatı sonrası kontrollerinizi ENDOKRIN UZMANINA yaptırınız.
TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİNDE OLUŞAN ŞİKAYET VE BELİRTİLER
Tiroid bezi yetmezliğine ait şikayetler hastalığın
şiddetine göre değişir. Bazen hiçbir şikayet yok iken bazı hastalarda
çok şiddetli belirti ve şikayetler ortaya çıkar. Bazı belirtiler
özellikle yaşlı kişilerde yaşlılığa bağlanır ve hastalık akla gelmez
ise atlanır. Tiroid bezi az çalışan ve tiroid hormonları kanda azalan
bir kişide şu belirtiler olabilir:
- Kolay yorulma, yorgunluk, bitkinlik, enerji azlığı (yaygın)
- Hatırlamada zorluk, unutkanlık, yavaş düşünme, konsantre olamama
- Hareketlerde yavaşlık
- Sabahleyin uyanmada zorluk, daha çok uyku isteği, gün içinde uyuklama
- Üşüme veya kendini soğuk hissetme
- Terlemenin azalması
- Kuru, soğuk, kalın ve kaşınan bir deri
- Sarı veya portakal renginde bir deri
- Kuru, kaba ve kolay kırılan tırnaklar
- Saç dökülmesi, saçlarda azalma, kaşlarda dökülme
- İştah kaybı
- Kilo alma ve kiloyu verememe
- Horlama başlaması
- Kas krampları ve eklemlerde ağrı oluşması
- Kaslarda iğne batması hissi veya karıncalanma
- Kabızlık olmaya başlaması
- Göz etrafının ve göz altının şişmesi
- El, ayak ve eklemlerde şişlik
- Karpal tünel sendromu denilen el bileğinde sinir sıkışması ve ağrı
- Adet kanamalarının daha fazla miktarda olması, adetlerde kramp olması ve adet öncesi dönemin kötü geçmesi
- Bazı kadınlarda adet sıklığının azalması veya adetlerin kesilmesi
- Depresyon gelişmesi ve hiçbir şeyle ilgilenmeme
- Sesin kalınlaşması ve ses kısıklığı
- İşitmede azalma oluşması
- Guatr oluşması (Hashimoto hastalarında olur)
- Tiroid bezinin küçülmesi (tiroid bezi iltihaplarına veya Hashimotonun son evresine bağlı olarak)
- Kalp hızının ve nabız sayısının azalması
- Kan kolesterol düzeyinde artma
- Gebe kalamama (kısırlık)
- Libido (Cinsel istek) azlığı ve empotans
- Reflekslerin yavaş olması
- Kekemelik
HİPOTİROİDİ (TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİ) NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Hipotiroidi hastalığı kan testleriyle kolaylıkla
teşhis edilir. Test olarak T3, T4, TSH, anti-TPO antikoru ölçülür ve
tiroid ultrasonu yapılır. Kanda serbest T4 hormonu düşük ve TSH yüksek
ise hipotiroidi tanısı konur. Serum T3 düzeyleri değişkendir ve bazen
normal sınırda olabilir. Çok nadiren hipofiz bezi yetmezliğine bağlı
tiroid bezi yetmezliği olabilir, o zaman TSH hormonu düşük, T4 ve T3
hormonu da düşüktür. Tiroid bezi yetmezliği teşhis edilen hastalarda
tam kan sayımı, karaciğer testleri ve kolesterol, trigliserit ve LDK
kolesterol tetkikleri ile kalp grafisi (EKG) tetkiki yapılır. Kalp
hastalığı riskini anlamak için kanda homosistein ve hassas CRP
tetkiklerine bakılması faydalıdır. Kansızlık varsa kanda ferritin, B12
vitamini ve folat düzeylerine bakılarak demir eksikliği veya vitamin
eksikliği olup olmadığı araştırılır.
Aşikar yani belirgin (tam) tiroid yetmezliğinde TSH
hormonu kanda artar ve genellikle 10 IU/L’den daha yüksek çıkar;
kandaki T4 ve T3 hormonları da düşmüştür.
HİPOTİROİDİNİN (TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİNİN) TEDAVİSİ
Hipotiroidi bir hormon (Endokrin) bozukluktur. Tedavi için mutlaka bir ENDOKRIN UZMANINA başvurunuz.
Levotiroksin İlacıyla yapılan Tedavi:
Hipotiroidide vücudumuzda tiroid hormonu az
olduğundan dışardan verilecek sentetik T4 hormonu ilaçları ile eksiklik
giderilmeye çalışılır. Kullandığınız bu ilaçların içinde levotiroksin
vardır ve vücudunuzda yapılan T4 hormonunun aynısıdır. Vücutta T4
hormonu eksik olduğundan bu ilaçlarla eksiklik giderilir. Tiroid
yetmezliğinin tedavisinde ilaç tedavisinden başka bir tedavi şekli
yoktur. Bazı hastaların sorduğu gibi ameliyat yapılmaz. Levotiroksin
ilacı günde bir defa aç karna alınmalıdır. Aç iken alınırsa emilimi
daha iyidir ve yaklaşık % 70’i emilir. İlaçları hep aynı zamanda almalı
ve unutmamalıdır. Eğer aç karna alınca midede yanma veya ağrı oluyorsa
ilacı tok karna alabilirsiniz. Tok karna alınınca ilaç emilimi
azalacağından daha fazla ilaç almak gerekebilir. Bu durumu doktorunuza
bildiriniz. Demir ilaçları, kalsiyum ilaçları, sukralfat isimli mide
ilacı, lifli-posalı gıdalar, lif veya posa kapsülleri, antiasitler ve
soya yağı aynı öğünde alınırsa tiroid ilacının emilimini bozar. Bu
nedenle mümkün olduğu kadar tiroid ilacının alındığı öğünde başka ilaç
alınmamalıdır.
İlaç kullanan hastalar hormon ölçümü için kan
verecekleri zaman ilacı yutmadan kan vermelidir. Kan verdikten sonra
ilaçlarını alabilirler. İlaç alındıktan 9 saat sonra da kan
verebilirler.
Hipotiroidi ömür boyu tedavi edilmesi gereken bir
hastalıktır. Geçici bir hastalık değildir. Herhangi bir antibiyotik
gibi ilaç kutusundaki ilaç bitince tedavinin kesildiği bir hastalık
değildir. İlacı keserseniz şikayetleriniz tekrar başlar. Bu nedenle
ilaçlarınızı kesmeyiniz
KAYNAK: Prof Dr Metin Özata, 99 Sayfada Tiroid Hastalıkları, İş Bankası yayını, 2008
2. http://www.guatrcenter.com
NODÜL NEDİR?
Nodül Nedir?
Tiroid bezinin içinde normal tiroid dokusundan
farklı bir yapıdaki yumru şeklinde veya leblebi , nohut, bazen de
nadiren ceviz veya portakal büyüklüğünde olabilen anormal doku
büyümelerine nodül adı verilir. Nodüllerle birlikte çoğu zaman tiroid
bezi de büyüdüğünden bu hastalığa nodüler guatr adı da verilir.
Bir nodülün hasta ve doktor açısından önemi nodülde
kanser olup olmadığının öğrenilmesidir. İkinci önemli nokta ise nodülün
aşırı hormon salgılama özelliği olup olmadığının ortaya konmasıdır.
NODUL VARSA MUTLAKA BİR ENDOKRIN UZMANINA BAŞVURUNUZ.
Toplumda Her iki Kişiden Birisinde Nodül vardır
Tiroid nodülleri toplumda çok sık görülen bir
hastalıktır. Nodüllerin bir kısmı elle fark edilir ve bunların oranı
toplumda % 7 civarındadır. İyot yetmezliği olan bölgelerde ise el ile
fark edilebilen nodül sıklığı o toplumun % 25’ni bulur. El ile fark
edilemeyen küçük nodül sıklığı ise daha fazladır ve ultrason ile tiroid
bezleri incelendiğinde veya tarama yapıldığında toplumdaki % 50-60
kişide nodül saptanır. Bunun anlamı neredeyse her iki kişiden birisinde
nodül olmasıdır. Ancak kişilerin çoğu bundan habersizdir. İyot
yetmezliği olan bölgelerde nodüler guatr 2-3 kat daha fazla görülür.
Nodül Sıklığı yaşla Birlikte Artış Gösterir
Nodül sıklığı yaşla birlikte artar ve kadınlarda erkeklere göre 4 kat daha fazla bulunur.
Gebelikte tiroid nodülü çapında artma ve yeni nodül oluşumu sıklığında artış vardır.
Sıcak veya Soğuk Nodül Ne Demektir?
Bir nodülün sıcak veya soğuk olması sintigrafi
tetkiki ile ortaya konan bir durumdur. Tiroid sintigrafisi teknesyum 99
isimli bir radyoizotop madde ile çekilir. Damardan verilen bu ilaç
tiroid bezine gider. Eğer nodül bu maddeyi tutmaz ise sintigrafi
filminde nodül bir boşluk olarak görülür. İlacı içine almayan bu
nodüllere ‘’soğuk nodül’’ adı verilir. Verilen ilacı tutan nodüller ise sintigrafide siyah bir şekilde ortaya çıkar. Teknesyumu tutan bu nodüllere ise ‘’sıcak nodül’’ adı verilir. Eğer nodül diğer tiroid dokusuna benzer şekilde ilaç tutarsa bu nodüle ‘’ılık nodül’’ adı verilir.
Soğuk nodüllerde kanser oranı sıcak nodüllere göre
daha fazladır. Buna rağmen sıcak nodüllerde de kanser olabilir. Bu
nedenle bütün nodüllere sıcak veya soğuk olsun mutlaka biyopsi
yapılmalıdır. Biyopsi iki defa yapıldığı halde iyi huylu çıkanlarda
anormal gelişim olmadıkça tekrar biyopsi yapmanın anlamı yoktur.
Kistik Nodül veya Solit Nodül Ne Demektir?
Nodüllerin bir kısmının içinde sıvı birikir ve
bunlara kistik nodül adı verilir. İçinde sıvı olmayan sert nodüllere
ise solit veya sert nodül adı verilir. Bir nodülün kistik veya solit
olup olmadığı tiroid ultrasonu ile anlaşılır.
Tek Nodül veya Çok Nodül Ne Demektir?
Tiroid bezinde bazen tek nodül, bazen birden fazla
nodül olabilir. Tiroid bezinde tek nodül de olsa çok nodül de olsa
tiroid kanser oranı % 5’dir.
Her Nodül Ameliyat Gerektirmez
Nodüler guatrı olan her hastanın ameliyat edilmesi
şart değildir. Ameliyat sonrası birkaç yıl içinde %20-30 hastada tekrar
nodül gelişmektedir. Bu nedenle ameliyat edilmesi gereken nodüller
kanser şüphesi olan nodüllerdir. Bir nodülde kanser olup olmadığı ancak
nodüle iğne batırılarak yapılan biyopsi ile anlaşılır. Biyopside kanser
yoksa özellikle küçük nodüller için (çapı 2,5 cm den küçük) ameliyat
gereksizdir. Ameliyat, ancak biyopside kanser çıkarsa veya kanser
yönünden şüphe varsa veya nodül çok büyükse (3cm ve üzeri) o zaman
düşünülür. İğne biyopsisinin devreye girmesiyle artık lüzumsuz yere
ameliyat olma dönemi kapanmıştır.
Bu nedenle bütün nodüllerde (sıcak veya soğuk olması
fark etmez) biyopsi yapılması gerekir. Nodül küçükse biyopsi ultrason
altında yapılır. İyi huylu çıkan bir nodülde böylece lüzumsuz yere
yapılacak ameliyattan kurtulunmuş olur. Nodül iyi huylu çıktığı halde
gittikçe büyüyorsa veya etrafındaki dokulara baskı belirtileri varsa bu
nodüllerde ameliyat gerekebilir.
Nodül saptanan hastaların ilk önce Endokrinoloji
uzmanına başvurmaları ve bu uzmanların önerisi doğrultusunda
tedavilerini yaptırmaları gerekir.
Nodüllerde Kanser Sıklığı Ne Kadardır?
Nodüllerin yaklaşık yarısı tiroid bezinde tek nodül
olarak bulunurken, geri kalan yarısı ise birden fazla nodül halinde
vardır. Yani bazı hastaların bezinde tek nodül varken bazen birden
fazla nodül bulunur. El ile yapılan muayenede tek nodül olan hastalarda
tiroid ultrasonu yapıldığında daha küçük ilave nodüller de
saptanabilir. Tiroid bezinde tek nodül de olsa çok nodül de olsa tüm
nodüllerde % 5 oranında kanser olma riski vardır. Sıcak nodüller de
kanser sıklığı az ( % 0.23) olmasına rağmen yine de kanser riski
vardır. Soğuk nodüllerde kanser riski daha fazladır ( % 5 kadar).
Hangi Tiroid Nodüllerinde Kanser Olasılığı Yüksektir?
Nodülü olan bir hastada gittikçe ilerleyen yemek
yeme zorluğu, ses kalınlaşması veya nefes almada zorluk kanser olma
şüphesini artırır. Ancak, kanser olmayan nodüller sinire baskı yaparak
ses kalınlaşması yapabilir.
Önceki yıllarda baş veya boyuna yönelik ışın
tedavisi (radyoterapi) alan nodüler guatrlı hastalarda ve ailesinde
tiroid kanser hikayesi olanlarda kansere eğilim artar.
Nodüler guatr kadınlarda erkeklere göre dört kat daha fazla görülür. Ancak tiroid kanseri erkeklerde daha çok görülür.
Erkek olmak, 20 yaşından önce ve 60 yaşından sonra
birden nodül gelişmesi kanser için risk oluşturur. Erkeklerdeki
nodüllerin % 8’inde kanser saptanırken kadınlarda bu oran %4-5’tir.
Yavaş veya ani başlayan ağrı veya hassasiyet nodül
veya kist içine olan kanama nedeniyle olabilir veya ağrı tiroid bezi
iltihabı nedeniyle de gelişebilir ve bu durum habis olmayan bir olaya
işaret eder. Ancak bazen yayılmış kanserde de ağrı olabilir.
Nodüler guatrlı bir hastada boyundaki lenf
bezlerinin şişmesi, nodülün sert olması, hareket etmemesi ve hızlı bir
şekilde büyümesi kanser şüphesini artırır. Nodüllü hastalar
Levotiroksin ilacı kullanırken nodül gittikçe büyüyorsa kanser şüphesi
artar. Bu nodüllerde tekrar biyopsi yapmak gerekir. Çocuklarda nodül
saptanması kanser riskini artırır. Bu nedenle mutlaka biyopsi
yapılmalıdır.
TEDAVİ
Tedavi için Mutlaka bir ENDOKRIN UZMANINA başvurunuz.
KAYNAK: Prof Dr Metin Özata, 99 Sayfada Tiroid Hastaliklari, İş bankası yayını, 2008
2. http://www.guatrcenter.com
DEPRESYON, HUZURSUZLUK,PANİK ATAK, UNUTKANLIK VE UYUKLAMA VARSA TIROID -GUATR TESTI YAPTIRINIZ
TİROİD VE PSİKOLOJİ
Tiroid hastaliklari psikolojimizde bozukluklar yapmaktadır.
Depresyon, unutkanlık, çabuk öfkelenme, huzursuzluk, sinirlilik, uykuya
eğilim, halusinasyon gibi belirtiler varsa mutlaka bir endokrin
uzmanına başvurup guatr muayenesi olunuz. Tiroid hormonlarının az
olması veya fazla olması farklı psikolojik bozukluklar yapar.
Tiroid hormonların az olması yani tiroid
yetmezliğinde veya tiroid bezinin aşırı çalışması durumunda bazı ruhsal
sıkıntılar veya psikolojik değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Tiroid
hormonlarında değişiklik olmadan sadece TSH hormonundaki artma ve
azalmalar dahi psikolojik değişiklikler yapabilmektedir. Bu psikolojik
değişikler şöyle sıralanabilir:
A) Tiroid hormonlarının
kanımızda yüksek olması (tiroid bezinin aşırı çalışması) (buna zehirli
guatr, hipertiroidi, Graves hastalığı da denir) durumunda şu psikolojik
sıkıntılar ortaya çıkar:
Huzursuzluk
Sıkıntı
Depresyon
Birden öfkelenme, bağırma veya asabiyet
Kalabalık yerlerden hoşlanmama
Kötümserlik
Sabırsızlık
Aşırı hareketlilik, yerinde duramama
Gürültüye aşırı hassasiyet
Uyku problemleri
İştah bozukluğu
Bazen şizofreni
Hallusinasyonlar (hayal görme)
Panik atak
B) Tiroid bezinin az çalıştığı
tiroid bezi yetmezliğinde (buna hipotiroidi, hashimoto hastalığı da
denir) ise şu psikolojik belirtiler bulunabilir:
İlgisizlik
Düşünme ve konuşmada yavaşlama
Unutkanlık
Konsantre olamama
Depresyon
Demans
Beyin hasarı
Panik atak
Psikolojik rahatsızlıkları olan tiroid hastalarının teşhisinde gecikme olursa bu psikolojik şikayetlerde düzelme olmaz.
Stres ve Hormonlar
Stres, insanın çeşitli bedensel ve ruhsal
zorlanmalar karşısında ortaya çıkan tepkiler bütünüdür. Stres yapan
durumlar kişilere göre farklılık gösterebilir. Stres karşısında insan
vücudu, sinir sistemini uyararak ve çeşitli hormonlar salgılayarak
cevap verir. Stres durumunda katekolamin denilen adrenalin ve
noradrenalin, kortizol, endorfinler, büyüme hormonu, prolaktin ve
testosteron hormon düzeylerinde değişiklikler görülebilir.
Beyinde bulunan hipotalamus isimli bölge böbrek üstü
bezlerini uyararak buradan adrenalin ve kortizol homonlarının kana
salınmasını sağlar. Bu hormonlar kalp hızını, solunum sayısını, kan
basıncını ve metabolizmayı artırırlar. Kan akımı artar ve kaslar daha
fazla kanlanarak vücudun harekete hazır hale gelmesini sağlar. Göz
bebekleri genişler. Kan şekeri yükselir.Vücut sıcaklığını kontrol
altında tutmak amacı ile terleme olur. Bütün bu gelişmeler strese cevap
olarak vücudu uyanık tutmak ve her an harekete geçirmek içindir. Bazı
zamanlarda stres uzar ve bu hormonlar uzun süreli salınır ve bu nedenle
hipertansiyon ve ülser gibi komplikasyonlar gelişebilir.
Stres ayrıca beyinde uyuşma hissi veren enkefalin ve
metenkefalin gibi opiyadlar ismi verilen hormonları artırır. Bunlar
ağrı kesilmesine neden oldukları gibi yüksek dozlarda sakinlik ve çakır
keyif hali yaparlar.
Büyüme hormonu da beyindeki hipofiz bezinden
salgılanan bir hormondur. Psikolojik stres ve fiziksel egzersiz bu
hormonda artışa neden olur. Prolaktin hormonu da hipofiz bezinden
salgılanır ve normalde gebelikte meme büyümesi ve süt salgısına neden
olur. Psikolojik ve fiziksel stres de prolaktin düzeyini artırır fakat
bu artış kortizol ve adrenalin kadar belirgin değildir.
Diğer hormonların aksine stresli durumlarda mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte testosteron hormon düzeyi düşer.
Psikolojik stresin erken döneminde görülen hormonal
değişikliklere uzun dönemde adaptasyon gelişir ve hormon düzeyleri
normale döner.
KAYNAK: Prof Dr Metin Özata, Tiroid Hastalıkları, İş Bankası yayını, 2008
2. http://www.guatrcenter.com
HIPOTIROIDI (TIROID YETMEZLİĞİ) NEDİR?
HIPOTIROIDI
Hipotiroidi yani tiroid yetmezliği bir hormon
(ENDOKRIN) hastalığıdır. Bu nedenle tedavi ve teşhis için mutlaka bir
ENDOKRIN UZMANINA başvurunuz.
Tiroid Bezi Yetmezliğinin Tanımı, Çeşitleri ve Nedenleri
Tiroid bezinin az çalışmasına ve bu nedenle tiroid
hormonlarını az üretmesine ve sonuçta kanımızda tiroid hormonlarının
(T3 ve T4) düşük olması durumuna tiroid yetmezliği veya tıp dilinde hipotiroidi
denir. Tiroid hormon yetersizliği sonucu vücudumuzun tüm metabolik
olaylarında yaygın yavaşlama vardır ve bu nedenle vücudun dengesi alt
üst olur. Vücuttaki bu bozuklukların yanı sıra ruhsal çöküntü,
unutkanlık, hareketlerde yavaşlama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik
döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeklerde zeka geriliğine
neden olabilmektedir.
Hipotiroidizm, toplumda % 4.6 oranında bulunur.
Bunun çoğunluğunu başlangıç halindeki veya hafif derecedeki tiroid bezi
yetmezliği (sadece TSH yüksek fakat T3 ve T4 normal olması) oluşturur.
Tiroid yetmezliği tiroid fazla çalışmasından daha çok görülür ve
nodüllerden sonra en sık görülen tiroid hastalığıdır.
Tiroid yetmezliği kadınlarda daha sık görülür ve yaşın artmasıyla sıklığı çok artar.
Bebek ve çocuklarda büyüme ve gelişmede belirgin
gecikmeye, erişkinlerde ise vücut metabolizmasında yavaşlamaya neden
olan tiroid yetmezliği tedavi edilmediği durumda kalp ve damar
hastalıklarına neden olabilmektedir.
Tiroid Bezi Yetmezliğinin Nedenleri Nelerdir?
Tiroid bezi yetmezliği kalıtım,
mikroplar, yaşlanma, iyot eksikliği veya fazlalığı , selenyum
eksikliği, tiroid bezi iltihapları, doğumsal nedenler, ve kullanılan
bazı ilaçların (interlökin, amiodaron gibi) yan etkisi , tiroid
ameliyatı ve radyoaktif iyod tedavisi sonrası oluşabilmektedir.
Tiroid bezi yetmezliğinin en sık nedeni ise Hashimoto Hastalığı
geçirmektir. Hashimoto hastalarının hemen tamamında hipotiroidi kalıcı
olarak yerleşir. Bu hastalıkta tiroid bezi, nedeni bilinmeyen bir
şekilde küçülür ve hormon yapacak hücreler azalır; sonuçta tiroid
hormonu az yapıldığından tiroid yetmezliği ortaya çıkar.
Tiroid ameliyatı sonrası kontrollerinizi ENDOKRIN UZMANINA yaptırınız.
TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİNDE OLUŞAN ŞİKAYET VE BELİRTİLER
Tiroid bezi yetmezliğine ait şikayetler hastalığın
şiddetine göre değişir. Bazen hiçbir şikayet yok iken bazı hastalarda
çok şiddetli belirti ve şikayetler ortaya çıkar. Bazı belirtiler
özellikle yaşlı kişilerde yaşlılığa bağlanır ve hastalık akla gelmez
ise atlanır. Tiroid bezi az çalışan ve tiroid hormonları kanda azalan
bir kişide şu belirtiler olabilir:
- Kolay yorulma, yorgunluk, bitkinlik, enerji azlığı (yaygın)
- Hatırlamada zorluk, unutkanlık, yavaş düşünme, konsantre olamama
- Hareketlerde yavaşlık
- Sabahleyin uyanmada zorluk, daha çok uyku isteği, gün içinde uyuklama
- Üşüme veya kendini soğuk hissetme
- Terlemenin azalması
- Kuru, soğuk, kalın ve kaşınan bir deri
- Sarı veya portakal renginde bir deri
- Kuru, kaba ve kolay kırılan tırnaklar
- Saç dökülmesi, saçlarda azalma, kaşlarda dökülme
- İştah kaybı
- Kilo alma ve kiloyu verememe
- Horlama başlaması
- Kas krampları ve eklemlerde ağrı oluşması
- Kaslarda iğne batması hissi veya karıncalanma
- Kabızlık olmaya başlaması
- Göz etrafının ve göz altının şişmesi
- El, ayak ve eklemlerde şişlik
- Karpal tünel sendromu denilen el bileğinde sinir sıkışması ve ağrı
- Adet kanamalarının daha fazla miktarda olması, adetlerde kramp olması ve adet öncesi dönemin kötü geçmesi
- Bazı kadınlarda adet sıklığının azalması veya adetlerin kesilmesi
- Depresyon gelişmesi ve hiçbir şeyle ilgilenmeme
- Sesin kalınlaşması ve ses kısıklığı
- İşitmede azalma oluşması
- Guatr oluşması (Hashimoto hastalarında olur)
- Tiroid bezinin küçülmesi (tiroid bezi iltihaplarına veya Hashimotonun son evresine bağlı olarak)
- Kalp hızının ve nabız sayısının azalması
- Kan kolesterol düzeyinde artma
- Gebe kalamama (kısırlık)
- Libido (Cinsel istek) azlığı ve empotans
- Reflekslerin yavaş olması
- Kekemelik
HİPOTİROİDİ (TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİ) NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Hipotiroidi hastalığı kan testleriyle kolaylıkla
teşhis edilir. Test olarak T3, T4, TSH, anti-TPO antikoru ölçülür ve
tiroid ultrasonu yapılır. Kanda serbest T4 hormonu düşük ve TSH yüksek
ise hipotiroidi tanısı konur. Serum T3 düzeyleri değişkendir ve bazen
normal sınırda olabilir. Çok nadiren hipofiz bezi yetmezliğine bağlı
tiroid bezi yetmezliği olabilir, o zaman TSH hormonu düşük, T4 ve T3
hormonu da düşüktür. Tiroid bezi yetmezliği teşhis edilen hastalarda
tam kan sayımı, karaciğer testleri ve kolesterol, trigliserit ve LDK
kolesterol tetkikleri ile kalp grafisi (EKG) tetkiki yapılır. Kalp
hastalığı riskini anlamak için kanda homosistein ve hassas CRP
tetkiklerine bakılması faydalıdır. Kansızlık varsa kanda ferritin, B12
vitamini ve folat düzeylerine bakılarak demir eksikliği veya vitamin
eksikliği olup olmadığı araştırılır.
Aşikar yani belirgin (tam) tiroid yetmezliğinde TSH
hormonu kanda artar ve genellikle 10 IU/L’den daha yüksek çıkar;
kandaki T4 ve T3 hormonları da düşmüştür.
HİPOTİROİDİNİN (TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİNİN) TEDAVİSİ
Hipotiroidi bir hormon (Endokrin) bozukluktur. Tedavi için mutlaka bir ENDOKRIN UZMANINA başvurunuz.
Levotiroksin İlacıyla yapılan Tedavi:
Hipotiroidide vücudumuzda tiroid hormonu az
olduğundan dışardan verilecek sentetik T4 hormonu ilaçları ile eksiklik
giderilmeye çalışılır. Kullandığınız bu ilaçların içinde levotiroksin
vardır ve vücudunuzda yapılan T4 hormonunun aynısıdır. Vücutta T4
hormonu eksik olduğundan bu ilaçlarla eksiklik giderilir. Tiroid
yetmezliğinin tedavisinde ilaç tedavisinden başka bir tedavi şekli
yoktur. Bazı hastaların sorduğu gibi ameliyat yapılmaz. Levotiroksin
ilacı günde bir defa aç karna alınmalıdır. Aç iken alınırsa emilimi
daha iyidir ve yaklaşık % 70’i emilir. İlaçları hep aynı zamanda almalı
ve unutmamalıdır. Eğer aç karna alınca midede yanma veya ağrı oluyorsa
ilacı tok karna alabilirsiniz. Tok karna alınınca ilaç emilimi
azalacağından daha fazla ilaç almak gerekebilir. Bu durumu doktorunuza
bildiriniz. Demir ilaçları, kalsiyum ilaçları, sukralfat isimli mide
ilacı, lifli-posalı gıdalar, lif veya posa kapsülleri, antiasitler ve
soya yağı aynı öğünde alınırsa tiroid ilacının emilimini bozar. Bu
nedenle mümkün olduğu kadar tiroid ilacının alındığı öğünde başka ilaç
alınmamalıdır.
İlaç kullanan hastalar hormon ölçümü için kan
verecekleri zaman ilacı yutmadan kan vermelidir. Kan verdikten sonra
ilaçlarını alabilirler. İlaç alındıktan 9 saat sonra da kan
verebilirler.
Hipotiroidi ömür boyu tedavi edilmesi gereken bir
hastalıktır. Geçici bir hastalık değildir. Herhangi bir antibiyotik
gibi ilaç kutusundaki ilaç bitince tedavinin kesildiği bir hastalık
değildir. İlacı keserseniz şikayetleriniz tekrar başlar. Bu nedenle
ilaçlarınızı kesmeyiniz
KAYNAK: Prof Dr Metin Özata, 99 Sayfada Tiroid Hastalıkları, İş Bankası yayını, 2008
2. http://www.guatrcenter.com
GUATR NEDİR? NASIL TEDAVİ EDİLİR?
GUATR NEDIR?
Guatr boynumuzda bulunan tiroid bezinin buyumesidir. Guatr icin kulanilan bazı terimler şunlardır:
1. BASIT GUATR: tiroid
bezinin duz buyumesidir. İçinde nodul yoktur. Genellikle aileseldir,
iyod eksikliğinden, selenyum eksikliğinden olabilir.
2. NODULER GUATR:
Tiroid bezi içinde nodul denilen yumrular olusmasidir. Nodul neden
olusuyor henuz bilinmiyor. Ancak nodulun onemi içinde kanser riski
olabilmesidir. Çocukluk ve 30 yaşından önce oluşursa risk fazladır.
Mutlaka biyopsi yapılması gerekir.
3. İÇ GUATR: guatrın gögüse doğru büyümesi olabilir. Aslında iç guatr diye bir tanım tıbben yoktur.
4. MULTINODULER GUATR: tiroid bezi içinde birden fazla nodul olmasına multinoduler guatr denir.
5. ZEHİRLİ GUATR: guatr
yani tiroid bezinin aşırı hormon yapmasıdır. Aslında zehirlenme falan
yoktur. Bu terim yanlış kullanılmaktadır. Zehirli guatr tedavisi
mutlaka bir endokrin uzmanı tarafından yapılmalıdır. Önce ilaç tedavisi
denenir. İlaç tedavisi 6-9 ay sürer. İlaç tedavisine cevap vermeyen
yani ilaç ile iyi olmayan zehirli guatr tedavisinde radyoaktif iyod
verrilebilir. Buna endokrin uzmani karar verecektir.
GUATR VARSA HANGİ DOKTORA BASVURMALI?
Guatr varsa mutlaka bir endokrin uzmanina
basvurunuz. Endokrin uzmanlari dahiliye ihtisası sonrası 3 yıl daha
ihtisas yaparak endokrin Uzmani olurlar ve guatr hastaliklari uzmani
olurlar.
NODULER GUATR VARSA HEMEN AMELIYAT OLMAYINIZ
Nodul varsa hemen ameliyat olmayiniz. Önce bir
endokrin uzmanina basvurun. Nodulden yapılacak biyopsi ile kanser riski
olup olmadığı anlaşılır. Biyopsi temiz yani iyi huylu ise ameliyat
gerekmeyebilir. Bu durumda ilaç veya takip yapılır. Nodul gittikçe
buyuyorsa, biyopsi kanser yonunden riskli ise o zaman ameliyat kararı
verilebilir. Buna karar verecek olan endokrin uzmanıdır. Biyopsi
yapılması gayet kolaydır ve bundan kaçınmayınız. Nodulu olup biyopsi
yaptırmayanlar tedavisini ihmal etmiş olurlar.
HASHIMOTO (HAŞİMATO veya HAŞİMOTO) NEDIR?
Hashimoto hastalığı tiroid
bezine karşı oluşan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikorlarının beze
yapışarak onu tahrip etmesinden kaynaklanır. Bu antikorların neden
oluştuğu tam bilinmiyor. Ancak genetik olduğu ve bağışıklık
sistemindeki bir zayifliktan kaynaklandığı biliniyor. Bu hastalığı 1912
yılında Japon bilim adamı profesör Akira Hashimoto kesfettiği için
Hashimoto hastalığı adı verilmiştir. Tedavisi kolaydir. Endokrin
uzmanlari bu hastalığı tedavi eder. Sizde hashimoto varsa ailenizden
başkalarında ve çocuklarınızda da olma ihtimali yuksektir. Onların da
tiroid hormon testlerini her yıl yaptırınız.
TİROİD ULTASONU NE İŞE YARAR:
Tiroid ultrasonu ile guatrın büyüklüğü, nodul olup
olmadığı anlaşılır. Ayrıca ultrason ile nodullerin ozellikleri hakkında
bilgi sahibi olunur. İçinde kanlanması fazla olan veya kireç olan veya
kenarı düzensiz noduller riskli olabilir. Bunlardan mutlaka biyopsi
gerekir.
TİROİD SİNTİGRAFİSİ NEDİR?
Sintigrafi ile tiroid bezindeki nodullerin sıcak mı yoksa soğuk mu
olduğu anlaşılır. Koldaki damardan radyoaktif madde verilir ve tiroid
bezinin filmi çekilir.
HANGI TUZU KULLANMALI?
Basit guatr eğer iyot
yetmezliğinden kaynaklanıyorsa iyotlu tuz yenebilir. Ancak zehirli
guatr veya noduler guatr varsa iyotsuz tuz yemelidir.
GUATRDA İLAÇ TEDAVİSİ:
Guatr hastalarında endokrin uzmanlari hastanın tiroid hormon durumuna göre ilaç tedavisi uygularlar.
GUATRDA AMELIYAT NE ZAMAN YAPILIR?
Çok buyuk guatrlarda ameliyat gerekebilir. Bunun için önce endokrin uzmanına başvurunuz.
Paratiroid, Paratiroit Bezi Hormonlari ve Hastalıkları
Paratiroid
bezleri tiroid bezinin arkasında ve yapışık olarak bulunur ve 4
adettir. İki tanesi yukarıda iki tanesi aşağıdadır. Bir paratiroid
bezinin ağırlığı en fazla 70 mg kadardır ve boyutu 6x5x2 mm kadar, yani
oldukça küçüktür.
Paratiroid bezinden paratiroid hormonu salgılanır.
Paratiroid hormonu kandaki kalsiyum düzeyine göre salgılanır. Kanda
kalsiyum düşük ise paratiroid hormonu salgılanır ve bu hormon böbrek ve
kemiklere direkt olarak etki ederek ve bağırsaklara dolaylı yoldan etki
ederek kan kalsiyumunu yükseltir. Kanda kalsiyum yüksek ise paratiroid
hormonu az salgılanır.
Kanda kalsiyum ayarlanmasında böbreğin de önemli
rolü vardır. Paratiroid hormonu böbrekte D vitamininin aktif hale
gelmesine (1, 25 (OH)2D3) katkıda bulunur. Böbrekten süzülen kalsiyumun
geri alınmasında paratiroid hormonunun etkisi vardır.
Paratiroid hormonu kemiklere etki ederek kemiklerden
kalsiyum ve fosforun ayrılmasını sağlar. Paratiroid hormonu ayrıca D
vitamini yoluyla barsaklardan kalsiyum emilimini de artırır. Paratiroid
hormonu böbreklerden kalsiyum emilimini artırırken idrarla fosfat
atılımını artırır.
Kalsiyumun vücutta, yani kanda, bir dengede
tutulmasında iskelet, bağırsaklar, böbrek, paratiroid hormonu ve D
vitamininin önemli rolü vardır. Normal erişkin bir kişide diyetle
alınan günlük kalsiyum miktarı 1000 mg kadardır. Böbreklerden her gün
10 gram kalsiyum geçer ve bunun 100- 300 mg kadarı idrarla atılır.
Kalsiyum esas olarak iskelet kemiklerinde depo edilir ve iskeletimizde
yaklaşık 1000 gram kalsiyum bulunur.
B) PARATHORMON FAZLALIĞI (PRİMER HİPERPARATİROİDİZM)
Paratiroid hormonun (PTH) bir veya daha fazla
paratiroid bezinden aşırı salgılanmasıyla paratiroid hormon fazlalığı
oluşur ve buna tıp dilinde ‘’primer hiperparatiroidi’’ denir. Kanda
kalsiyum yüksekliğinin en önemli nedeni paratiroid hormon fazlalığıdır.
Her yaşta görülürse de, 50 yaş üzerinde daha çok
görülür. Kadınlarda menopoz döneminde biraz daha fazla görülmektedir
(3/1 oranında).
Paratiroid hormonunun fazla salgılanmasının en sık
nedeni (% 85) paratiroid bezlerinden birinde bir tümör oluşmasıdır ve
buna tıp dilinde ‘’adenom’’ denir. Bazan paratiroid bezlerinin büyümesi
(% 12-15) veya çok nadir olarak paratiroid bezi kanseri ( % 1-2)
paratiroid hormon fazlalığına neden olabilir.
Klinik Bulgular
Günümüzde teşhis gelişen laboratuar teknikleri
sayesinde yaklaşık % 50 hastada hiç bir şikayet yok iken rastlantısal
olarak konabilmektedir. Şikayeti olan hastalarda ise
Yorgunluk
Eklem ağrıları
Halsizlik
İştah kaybı
Hafif depresyon
Konsantre olamama görülebilir.
Böbrekte taş oluşmasının önemli bir nedeni
paratiroid hormon yüksekliğidir. Böbrek taşları bu hastaların %
20-25’inde görülür. İdrarla kalsiyum atılımı artar yani günde idrarla
atılan kalsiyum miktarı 300 mg’dan fazladır.
Paratiroid hormon fazlalığında kemik kistleri ve
kahverengi (Brown) tümörler seyrek olarak (%1) görülmektedir.
Kemiklerde gelişen kalsiyum azlığına bağlı olarak ön kol, kalça ve
omurgada kemik kırıklarının sıklığında artış olur. Hafif kemik erimesi
(osteopeni) en sık görülen kemik bulgusudur (%30).
Bu hastalarda ayrıca eklem ağrıları, gözde
konjunktivada kalsiyum birikmesi, keratopati ve tansiyon yükselmesi (%
30-50 hastada) görülebilir.
Kanda kalsiyumun yüksek olması nedeniyle de bu hastalarda şu şikayetler olabilir:
İştah kaybı
Bulantı
Kabızlık
Aşırı susama
Sık idrara gitme
Bu hastalarda kalsiyum yüksekliğine bağlı olarak
böbrek fonksiyonlarında bozulma, romatizmal şikayetler, kanda fosfor
düşüklüğü, kanda mağnezyumda hafif artış olabilir.
Tanı
Teşhis için kanda kalsiyum ve paratiroid hormon
düzeylerine bakılır. Primer hiperparatiroidide hem paratiroid hormonu
hem de kan kalsiyumu kanda yüksek olarak bulunur.
Paratiroid hormon yüksekliğinin tipik bulgusu serum
kalsiyumunun yüksek olmasıdır. Vitamin D eksikliğine bağlı osteomalasi
hastalığı (kemik hastalığı) varlığında kalsiyum yükselmesi olmayabilir.
Bu hastalara D vitamini verildiğinde kan kalsiyumu artar.
Bazen kan kalsiyumu yükselmeden sadece paratiroid hormon yüksekliği görülebilir.
Paratiroid bezi ultrasonografisi ile % 80’e varan
oranda büyümüş paratiroid bezi tespit edilebilir. Bilgisayarlı
tomografi ve manyetik rezonans görüntülemede de benzer oranlar
verilmektedir.
99mTc-sestamibi ile yapılan paratiroid
sintigrafisinin duyarlılığı % 50-80 olup, özellikle gögüs kemiği
arakasına yerleşimli paratiroid dokusu tespitinde çok yararlı bir
yöntemdir. Sintigrafik veri, ultrasonografi ile birlikte
değerlendirildiğinde tanı doğruluğu daha güvenilir olmaktadır.
Tedavi
Orta dereceli kalsiyum yüksekliği böbrek
fonksiyonlarının bozulmasına neden olurken, ciddi kalsiyum yüksekliği
hayatı tehdit eden bir durumdur.
Ancak birçok hastada herhangi bir şikayet yoktur ve kan kalsiyum düzeyi 11,5 mg/dl’den daha azdır.
Ameliyat yapılmayan hastalarda (bunlarda şikayet yok
ve kan kalsiyumu hafif yüksektir) kan kalsiyumu 6 ayda bir ölçülür ve
böbrek fonksiyonları değerlendirilir. Bu hastalarda ayrıca yılda bir
kemik dansitesi ölçülür.
Bu hastalara lityum ilacı ve tiazid diüretik
ilaçları almamaları önerilir. Bu ilaçlar kan kalsiyumunu artırır.
Ayrıca çok su içmeleri (günde en az 6-8 bardak su), hareketli olmaları,
kalsiyumdan yüksek diyet yapmamaları önerilir. Kalsiyum günde 1000 mg
alınmalı ve vitamin D günde 400-600 IU alınmalıdır.
İlaç tedavisi olarak normal kalsiyumlu diyet
alırken, bol sıvı alınmalı ve hareket artırılmalıdır. İlaç olarak kemik
erimesi olanlarda bifosfonat denilen ilaçlar verilebildiği gibi
kalsimimetik denen ilaçlar da verilebilir. Ancak bunların hiçbirisi
henüz paratiroid ameliyatının yerini almış değildir ve kan kalsiyumunu
normale getirmez.
Şikayeti olan hastalarda paratiroid bezi ameliyatı yapılır.
Şikayeti olmayan hastalarda aşağıdaki durumlar varsa ameliyat yapmak gerekebilir :
1. Kan kalsiyum değeri normal laboratuar üst sınırından 1mg/dl (0,25 mmol/L) fazla ise
2. Yirmidört saatlik idrar kalsiyum atılımı 400 mg/gün ‘den fazla ise
3. Kreatinin klirensinin, uygun yaş ve cins normal değerine göre, % 30 ve üzerinde azalması
4. Kemik yoğunluğunun önkol (Ulna) 1/3 distal ucu,
omurga veya kalça, kemik mineral yoğunluğu ölçümlerinde t skoru’nun
-2,5 SD’den fazla olması
5. Hastanın 50 yaşından küçük olması
6. Tıbbi olarak takip edilemeyecek hastalar
Ameliyatta boyun açılarak dört bez de görülür,
adenom (tümör) varsa çıkartılır. Hiperplazi (bezde büyüme) varsa üç bez
tamamen, dördüncü bezin de yarısı çıkartılır. Ancak bu prosedürde nüks
riski yüksektir, bu nedenle kalan yarım paratiroid dokusu kolay
müdahale edilebilir olması nedeniyle önkola, kas içine implante edilir.
C) PARATİROİD HORMON AZLIĞI (HİPOPARATİROİDİZM )
Genetik veya sonradan oluşan hastalıklar nedeniyle paratiroid hormon (PTH) azalması (hipoparatiroidi) oluşur.
Paratiroid hormon azalması nedeniyle kan kalsiyumu düşer. İdrarla fosfat atılamadığından kanda fosfat artar.
Nedeni :
Parathormon azlığının en önemli nedenleri paratiroid
bezlerinin ameliyatta hasara uğraması veya alınması, boyuna yapılan
radyoterapi (ışın tedavisi) ve mağnezyum azlığıdır.
Klinik Özellikler
Paratiroid hormon azlığı nedeniyle kan kalsiyumunun
düşmesi nedeniyle hastalarda çoğunlukla parmak uçları ve ağız
çevresinde uyuşma ve karıncalanma, ağrılı olabilen kas krampları
oluşabilir. Elde ebe eli şeklinde kasılma oluşur. Kalsiyum aşırı
düşerse bu defa nefes borusunda kasılma meydana gelir. Kalsiyum
düşüklüğünde epilepsi tipinde kasılmalar, halsizlik, anksiyete ve nefes
daralması görülebilir.
Kalsiyum düşüklüğüne bağlı olarak bu hastalarda
ayrıca kuru cilt, saçlarda kuruluk, kabalık, tırnaklarda kırılma, saç
dökülme, diş bozuklukları olabilir.
Tanı :
Teşhis için kanda kalsiyum düzeyine bakılır. Albümin
düzeyi 4 mg/dl’in altında olduğunda her 1 gr’lık albümin düşüklüğü için
ölçülen serum kalsiyum düzeyine 0,8 mg ilave edilerek düzeltilmiş
kalsiyum düzeyi hesaplanır. Aslında en doğrusu mümkünse serum iyonize
kalsiyum düzeyini ölçmektir.
Bu hastalarda parathormon düşük, kan kalsiyumu düşük, kan fosfor düzeyi ise yüksek çıkar.
Tedavi:
Kalsiyum düşüklüğü çok şiddetli ise damar yoluyla
kalsiyum tedavisi yapılır. Yaşamı tehdit eden şiddetli bulgularla
karşımıza çıkarsa acil olarak damar yoluyla kalsiyum verilerek tedavi
edilir.
Diğer hastalarda kalsiyum ilaçları ve D vitamini
verilir. Elementer kalsiyum yemeklerle birlikte 3-4 doza bölünmüş
olarak 1-3 gr/gün verilir. Hipoparatiroidizmde 1,25(OH)2D3 preparatları
(calcitriol 0.25-1 μg/gün) ile tedavi daha uygundur. Fakat bu
preparatların daha pahalı olması nedeniyle 50000-100000 Ü/gün dozunda
eşit etkinlikteki D3 veya D2 ilaçları kullanılabilir.
Bu hastalarda tedavi ömür boyu olacağı için
hastaların böbrek ve hiperkalsemi (Kan kalsiyum yüksekliği)
komplikasyonları açısından yakın takibi gerekir.
Kaynak: Prof Dr Metin Ozata, Hormon Hastasinin El Kitabı, 2008 Baskida
http://www.endokrin.org
TÜYLENME VE POLIKISTIK OVER (YUMURTALIK KİSTİ)
TÜYLENME (HİRSUTİZM )
Tüylenme veya tıptaki adıyla hirsutizm kadınlarda
siyah kılların olmaması gereken yerlerde (bıyık, çene bölgesi, göğüs ve
karın gibi) büyümesi ve artmasıdır. Genel olarak üreme çağındaki
kadınların yaklaşık % 5-8 kadarında tüylenme vardır.
Tüylenme genellikle bir hormon bozukluğundan olur ve
çoğunlukla da testosteron gibi erkeklik hormonları artar. Ancak bu
hastaların önemli bir kısmında da kandaki hormon düzeyleri normal
çıkabilir.
Tüylenmenin en önemli nedeni kadınlarda kılların
kandaki testosteron denen erkeklik hormonuna karşı hassasiyetinin
artmasından ileri gelir. Bu hormonlar yani kılları artıran hormonlar
(testosteron) kadınlarda ya yumurtalıktan ya da böbreküstü bezinden
gelir. Eğer kıllanma hızlı bir şekilde gelişir ve ilerlerse nedenini
mutlaka araştırmak gerekir. Çoğu hastada altta ciddi bir neden
olmayabilir.
Tüylenmede Tanı
Tüylenmesi olan kadınların çoğunda ya hiç hormon
artışı yoktur ki buna tıpta ‘’idiopatik hirsütizm’’ denir ya da
polikistik over sendromundan kaynaklanır. Nadir olarak prolaktin
hormonunun fazla olması, adrenal (böbreküstü) bezin fazla çalışması ve
kullanılan bazı ilaçlar tüylenme yapabilir. Bazen yumurtalık ve adrenal
bezdeki bir tümör de aşırı tüylenme yapabilir.
Tümör olan hastalarda kıllanma ani başlar, hızla
artar, saçlar dökülür, ses kalınlaşır ve erkek tipi bir yapı oluşur.
DHEAS aşırı yükselir. Teşhis için over ve adrenal bez tomografi
yapılır.
Hirsutizmin tanısında testosteron, androstenedion, DHEAS, 17 alfa hidroksi progesteron ve prolaktin hormonlarına bakılmalıdır.
Tüylenmesi olan kadınların kan testosteronu yüksekse bunların % 65-85 kadarında polikistik over vardır.
Adrenal bezlerin büyümesi varsa 17 hidroksi
progesteron (OHP) düzeyi yüksek çıkar. ACTH iğnesi (Synacten) sonrası
17-OHP konsantrasyonu >30 nmol/L olması 21-hidroksilaz enzim
eksikliği için tanı kriteri olarak kabul edilmektedir.
İdiopatik hirsutizminin nedeni bilinmemektedir. Kıl köklerinde kandaki testosterona karşı bir hassasiyet artması vardır.
Polikistik over sendromu olan kadınlarda tüylenme
yanında saçlarda dökülme, akne, adet düzensizlikleri olabilir. Bu
kadınlarda kilo alma ve şeker hastalığı riski vardır.
Tüylenmede Tedavi
Tedavi altta yatan nedene yönelik olur. Tedavide
kozmetik uygulamalar ve ilaç tedavisi aynı anda veya farklı zamanlarda
gerekebilir. Genellikle her iki yaklaşımdan da yararlanılmalıdır. Kıl
uzaklaştırıcı etkin uygulamalara rağmen henüz ideal bir tedavi metodu
mevcut değildir. Traş önerilmez. Ağda yapılabilir. En iyisi laser
epilasyon yapılmasıdır. Bu yöntemlerin ilaç tedavisi ile birlikte
yapılması daha yararlı bir yaklaşımdır.
Hirsütizm tedavisi sabır gerektirir. Çünkü kıl
folliküllerinin yaşam süresi 6 aydır. Bu nedenle ilaç tedavileri ile
etkinin görülebilmesi için en az 3-6 ay alınması gerekir. Hirsutizm
genellikle ilaç tedavisiyle 6-18 ay boyunca azalır ve daha sonra yeni
bir durgunluk içine girer. Tedavinin etkinliğini gösteren en önemli
faktör hastanın kıl almak için ihtiyaç duyduğu sürenin kısalmasıdır.
İlaç olarak oral kontraseptifler, spironolakton,
siproteron asetat, finasterid ve flutamid en sık kullanılanlardır.
Polikistik over varsa metformin ilacı faydalı olabilir.
Tüylenmesi olan bayanlar kilolu ise mutlaka kilo vermelidir. Kiloluluk tüylenmeyi artırmaktadır.
D) POLİKİSTİK OVER SENDROMU
Polikistik over sendromu yumurtalıkta kistlerin
olması ile karakterize bir hastalıktır. Kadınların yaklaşık % 5-10’unda
bulunur. Bu kadınların çoğu kilolu veya obezdir ancak % 25’i zayıftır.
Ailesel özellik gösterebilir yani genetik bir hastalıktır. Ailesinde
insülin direnci veya tip 2 diyabeti olanlarda daha fazla görülür.
Kiloluluk polikistik overin daha şiddetli olmasına neden olur. Bu
hastalarda şu belirti ve bulgular vardır:
Adetlerde düzensizlik: adetler kesilebilir veya düzensizdir, yumurtlama olmaz.
Gebe kalmada sıkıntı olabilir
Kilo alma olabilir
Akne vardır
Yüzde ve vücutta kıllanma olur
Saçlarda dökülme olur
Depresyon ve anksiyete olabilir
Uyku apnesi gelişebilir.
Bu şikayetler ergenlik zamanı başlayabilir. Bazı
kadınlarda erişkin yaşlara kadar hiç şikayet olmayabilir. Şikayetler de
kadından kadına değişir.
Polikistik over sendromunun nedeni tam olarak
bilinmemektedir. Bir hormon dengesizliği mevcuttur. Hipofizden LH
hormon salgılanmasının fazlalığı ve yumutalıktan salgılanan androjen
hormon fazlalığı yumurtalık fonksiyonlarını bozar. İnsülin hormonu
fazladır ve direnç vardır. Ayrıca androjen dediğimiz testosteron tipi
hormonlar artmıştır.
Polikistik over sendromlu bazı kadınlar kilolu olmayabilir.
Teşhis için yumurtalık ultrasonu ve hormon
tetkikleri yapılır. Ancak % 30 kadarında yumurtalıklarda kist
olmayabilir. Bu kadınlarda açlık ve tokluk kan şekeri, kan kolesterol
düzeyleri ve kalp muayenesi yapılmalıdır.
Tedavide doğum kontrol hapları, insülinin etkisini
artıran ilaçlar (metformin, pioglitozon gibi) uygulanabilir. Kilo
fazlalığı varsa uygun diyet ve egzersiz yapılmalıdır.
Kaynak: Metin Ozata, Hormon Hastasının El Kitabı, 2008 Baskıda
2. http://www.endokrin.org
PROLAKTİN HORMON FAZLALIĞI (HİPERPROLAKTİNEMİ) VE PROLAKTİNOMA
Hipofiz bezinden salgılanan prolaktin hormonunun aşırı salgılanması durumuna tıp dilinde ‘’hiperprolaktinemi’’ denir.
Prolaktin yüksekliği her zaman hastalık nedeniyle
olmaz. Gebelik, stres, aşırı proteinli beslenme, meme başının
uyarılması ve egzersiz de prolaktin düzeyini artırabilir.
Kullanılan bazı ilaçlar da prolaktin düzeyini
artırabilir. Özellikle depresyon ilaçları, psikiyatrik hastalık
tedavisinde kullanılan ilaçlar, içinde verapamil olan tansiyon ilacı
gibi ilaçlar, östrojen ilaçları veya doğum kontrol hapları prolaktin
düzeyinde artış yapabilir.
Hastalık nedeniyle prolaktin yükselmesi ise şu durumlarda görülür:
1) Hipofiz bezinde tümör olması: Eğer bu tümör
prolaktin salgılıyorsa buna ‘’prolaktinoma’’ adı verilir. Diğer hipofiz
tümörlerinde de prolaktin kanda artabilir.
2) Hipofizin travmaya uğraması
3) Hipofiz bezindeki sarkoidoz veya tüberküloz gibi hastalıklar
4) Hipofizin radyasyona (ışın tedavisine) maruz kalması
5) Tiroid bezi yetmezliği varsa prolaktin yükselir
6) Kronik böbrek yetmezliği ve siroz hastalığında da prolaktin yükselir
7) Bazen polikistik over sendromlu kadınlarda da hafif derecede prolaktin yüksekliği olabilir.
Makroprolaktin Nedir?
Bazen prolaktin molekül yapısı bozuk olabilir. Bu
durum varken yapılan ölçümlerde prolaktin yüksek çıkar. Aslında bu
yükseklik molekülün bozuk olmasından kaynaklanır. Bir hastalık
değildir. Bu nedenle prolaktin düzeyi yüksek olan hastalarda
makroprolaktin (diğer adı big prolaktin) bakılmasında bu nedenle fayda
vardır. Prolaktini yüksek hastaların yaklaşık % 20’sinde makroprolaktin
vardır.
Prolaktinoma ve Prolaktin Yüksekliğinin Neden Olduğu Şikayet ve Bulgular
Hipofiz bezinde bulunan ve prolaktin salgılayan
kanser olmayan tümörlere ‘’prolaktinoma’’ denir. Bunların çoğu iyi
huylu tümörlerdir ve ilaç tedavisine cevap verir.
Prolaktinoması olan hastalarda prolaktin hormon
yüksekliğine bağlı olarak kadın hastaların % 30-80’ninde memeden süt
gelmesi (tıp dilinde buna ‘’galaktore’’ denir), adetlerde azalma veya
olmaması, çocuk olmaması, libido (cinsel istek) azalması, vajinal
kuruluk, sıcak basması, ağrılı cinsel ilişki, tüylenme ve kilo artışı
oluşur. Bu şikayetlerin çoğu yüksek prolaktin nedeniyle yumurtalıktan
östrojen az salgılanmasına bağlıdır. Erkek hastalarda ise testosteron
azalması, empotans, vücut kıllarında azalma, testislerde yumuşama,
sperm sayısında azalma ve memelerde büyüme (tıp dilinde ‘’jinekomasti
‘’ denir) görülebilir. Bazı erkeklerde enerji azalması, kas kitlesinde
azalma ve kan sayımında azalma olur. Hipofizdeki tümörlerin % 30-40’nı
prolaktinoma oluşturur ve kadınlarda daha sık görülür. Hastalarda kemik
erimesi de görülebilir.
Hipofizdeki tümörün çapı önemlidir. Çapı 1 cm den
büyük ise buna tıp dilinde ‘’makroadenom’’ denir ve prolaktinomaların
çoğu mikroadenomdur. Bu tümörler göz sinirine bası yapabilir. Bu
nedenle önem taşır. Çapı 1 cm’den küçük ise bu tümörlerte
‘’mikroadenom’’ denir. Özellikle kadınlarda tanı konulduğunda
prolaktinomaların büyük çoğunluğu mikroadenom halindedir yani çapı
küçüktür. Erkeklerde ise tanı konulduğunda prolaktinomalar genellikle
makroadenomlar halinde yani çapı 1 cm’den büyüktür ve göz sinirine
baskı yapabilir.
Çapı büyük olan tümörlerde baş ağrısı vakaların
%50’sinde görülebilirken, tümörün etkisiyle diğer hipofiz hormonlarında
oluşabilecek eksikliklere bağlı şikayetler olabilir.
Uzun süre tedavi edilmemiş prolaktin yüksekliğinde
FSH ve LH hormonları az salgılanacağından ve prolaktinin etkisiyle
kemik erimesi olabilir.
Prolaktini hafif yüksek kadınlarda yumurtlamada bozulma ve çocuk olmasında zorluk olabilir.
Teşhis:
Teşhis için kanda prolaktin düzeyi ölçülür. Hafif
yükseklik varsa tetkik tekrarlanabilir. İlaç kullanımı özellikle
araştırılmalıdır. Prolaktin düzeyinde yükseklik varsa bunun tiroid
yetmezliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için tiroid
hormonlarına bakılır. Kanda üre, kreatinin, karaciğer testleri
yapılabilir. Kadınlarda gebelik testi de yapılmalıdır. Hipofizde tümör
olup olmadığını anlamak için hipofiz MR tetkiki, yoksa tomografi
yapılabilir. Hipofizde tümör varsa hipofizin diğer hormonları
incelenebilir. Büyük tümör varsa görme alanı yapılır.
Tedavi
Prolaktin yüksekliği olan hastalarda ilaç tedavisi
yapılır. Doktorunuz size uygun ilacı verecektir. Bu ilaçlar, içinde
cabergolin veya bromokriptin olan ilaçlardır. Bu ilaçlarınen sık
rastlanan yan etkileri; bulantı, tansiyon düşmesi, halsizlik, nadiren
depresyon ve kabızlıktır. İlacın dozunu yavaş artırarak ve gece
yatarken alarak yan etkiler azaltılır.
İlaç tedavisiyle hem prolaktin normale gelir hem de tümör küçülür.
En az 2 yıllık tedavi sonrasında, tümör boyutlarında
en az %50’ lik küçülme sağlandığında mikroadenomu olan hastalarda
cabergoline ya da bromokriptin dozu yavaşça azaltılarak hasta
değerlendirilir.
Tümör büyükse tedavi kesilmez.
Gebelik isteyenlerde bromokriptin ilacı tercih edilmektedir.
Gebelik sırasında mikroadenomun büyüme riski % 1
civarındadır. Şikayet olmadıkça bu hastalarda görme alanı ya da
prolaktin düzeyi takibine gerek yoktur. Yine laktasyon (emzirme)
döneminde tedaviye ara verilmelidir. Makroadenomu olan ve gebe kalan
hastalarda ise tümör büyükse görme alanı ile takip edilir.
İlaç tedavisini tolere edemeyen, tedaviye dirençli
ya da gittikçe büyüyen makroadenomu olanlarda cerrahi tedavi (ameliyat)
düşünülmelidir.
Kaynak: Prof Dr Metin Ozata, Hormon Hastasinin El Kitabi, Baskida
2. http://www.endokrinoloji.org
BOY KISALIĞI ve Boyu Etkileyen Faktörler
BOY KISALIĞI
Büyüme olayı karışık ve kompleks bir olaydır. Normal
büyüme hızındaki değişiklikler hem hormon hastalıklarından hem de
hormon dışı başka hastalıklardan kaynaklanabilir.
Büyüme ve boyun artmasında büyüme hormonu, IGF, seks hormonları ve tiroid hormonlarının büyük etkisi vardır.
Boyu Etkileyen Faktörler:
Boyu etkileyen birçok faktör vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1. Anne ve babanın boyu:
Genetik etkenler büyüme ve gelişme potansiyelinin
önemli belirleyicileridir. Bu nedenle anne ve babanın boyu çocuğun
boyunu etkiler.
2. Sosyal ve Ekonomik Faktörler:
Kısa boylu olmanın en önemli nedeni yetersiz
beslenme, iyi sağlık koşullarında olmamadır. Aynı ırktan olup aynı
bölgede yaşayanlardaki boy farklılığı beslenmeden çok etkilenir.
3. Beslenme:
Beslenme yetersizliği boy kısalığının en önemli etkenidir.
4. Psikolojik Faktörler:
Psikolojik stres ve psikiyatrik hastalıklar boyun kısa olmasına neden olabilir.
5. Kronik Hastalıklar: boyun kısa olmasına neden olur.
Boy Kısalığı Nedenleri:
Boy kısalığının en önemli nedenleri aşağıda verilmiştir:
· Osteokondroplazi denen genetik kemik gelişim bozuklukları
· Kromozom hastalıkları
· Beslenme bozukluğu
· Bağırsak hastalıkları
· Karaciğer, böbrek ve kalp hastalıkları
· Kan hastalıkları
· Tip 1 Şeker Hastalığı
· Tiroid hormon azlığı
· Paratiroid Hormon Bozukluğu
· D vitamini eksikliği-raşitizm
· Hipofiz bezi yetmezliği
· Büyüme hormonu az salgılanması
· Genetik olarak boy kısalığı
Osteokondrodisplaziler kemik veya kıkırdak ya da her
ikisindeki bozukluklar sonucu ortaya çıkan bir grup hastalıklardır.
Başlıca ortak özellikleri şunlardır;
1) genetik geçiş,
2) el-ayak, omurga veya kafatası kemiklerinin şekil ve boyut anormallikleri,
3) kemiklerde bozukluklar olmasıdır.
Kromozom hastalıklar boy kısalığına neden olabilir. Bunlardan en önemlisi down sendromudur. Down sendromu veya diğer adıyla trizomi 21 kromozomal bozukluk sonucu boy kısalığı oluşmasının en sık nedenidir. Yaklaşık 1 / 600
canlı doğumda görülür. Down sendromlu çocuklar normallere oranla
yaklaşık 2-3 cm daha kısa ve 500 gram daha az ağırlığa sahiptirler. Boy
kısalığı kemik yaşındaki gerilikle birliktedir, ergenlikte boy artışı
gecikmiş ve yetersiz düzeydedir. Erişkin erkekler ortalama 135-170 cm,
erişkin kızlar ise 127-158 cm boyda olurlar. Down sendromu ve diğer
kromozomal bozukluklardaki boy kısalığının nedeni bilinmemektedir.
Beslenme Bozukluğu
Yetersiz beslenme, yetersiz enerji alımı veya protein alımı büyüme geriliğine yol açar.
Hem ani hem de devamlı beslenme bozukluğu büyüme
hormonu ve IGF-1 hormonunun etkisini azaltır. Aslında büyüme hormonu bu
durumlarda kanda yüksek olsa da etkin değildir.
Büyüme geriliğinin eşlik ettiği birçok hastalıkta
protein-kalori alımı bozukluğu vardır. Böbrek yetmezliği, barsak
hastalığı, kalp hastalıkları, kalp yetmezliğinde, sinir ve beyin
hastalıklarında ve diğer bazı hastalıklarda iştah kaybı vardır. Bu
hastalıkların bazılarında diyette çinko, demir ve vitaminler gibi,
normal büyüme ve gelişme için temel olan maddeler de eksiktir. Yetersiz
beslenme, diyet uygulaması veya bazı gıdalara orantısız bir şekilde
düşkünlük sonucu da olabilir.
Ergenlik döneminde özellikle kız çocukları kilo
almamak amacıyla gereksiz bir kalori kısıtlamasına gidebilirler.
Anoreksia nervoza ve bulimia gibi hastalıklar istemli kilo kaybının en
kötü sonuçlarıdır ve sonuçta büyüme ve gelişme geriliğine neden
olabilir. Bu dönemde beslenme bozukluğu ergenlik veya adet başlamasının
gecikmesine neden olabilir.
Bağırsak Hastalıkları:
Barsaklardan gıdaların emilmesinde bozukluk
oluşturan hastalıklarda büyüme ve gelişme geri kalabilir. Bu gibi
olgularda büyüme geriliği diğer belirtilerden önce kendini
gösterebilir. Dolayısıyla, açıklanamayan büyüme geriliğinde
gluten-enteropatisi (çölyak hastalığı) ve rejyonal enteritis (Crohn
hastalığı) da akılda bulundurulmalıdır. Bu hastalıklarda serum IGF-I
düzeyi düşük olup bu durum, GH eksikliği veya IGF-I yetersizliğine yol
açan diğer durumlardan ayrım yapmada önemlidir.
Karaciğer, Böbrek ve Kalp Hastalıkları:
Çocukluk çağında eğer karaciğer hastalığı varsa gıda
alımında azalma, yağ ve yağda eriyen vitamin emilim bozukluğu, mineral
alımında yetersizlik, büyüme hormonu-IGF-I sisteminde anormallikler
gibi mekanizmalarla büyüme geriliği oluşabilir. Doğumsal kalp
hastalıkları veya konjestif kalp yetmmezliği büyüme geriliği meydana
gelebilir.
Böbrek fonksiyonlarının bozulmasına neden olan her
durumda büyüme geriliği meydana gelir. Böbrek yetmezliğinde büyüme
geriliğinin çok sayıda sebebi vardır; D-vitamini yapımında azlık sonucu
kemikte erime, kalori alımında azlık, protein kaybı, insülin direnci,
kansızlık, kalp fonksiyonlarının bozulması, GH ve IGF-I yapımı ve
etkisinde azalma bunlardan başlıcalarıdır.
Kan Hastalıkları:
Orak hücreli anemi (kansızlık) gibi süregen
anemilerde büyüme geriliği görülmektedir. Ergenlik döneminde boy ve
kilonun geri kalması diğer dönemlere oranla daha belirgindir.
Tip 1 Şeker Hastalığı
Tip 1 şeker hastası çoğu çocuk, özellikle ergenlik
öncesi dönemde normal büyürler ancak ergenlikte büyüme geriliği
belirgin hale gelir. Uzun süreli kontrolsüz seyreden diyabette hemen
her zaman büyüme geriliği oluşmaktadır.
Tiroid Hormon Azlığı:
Doğuştan olan tiroid yetmezliği yaklaşık 4000 canlı
doğumda 1 görülen bir bozukluktur. Zamanında fark edilip tedavi
edilmeyen olgularda büyüme ve gelişme ciddi ölçüde geri kalır.
Paratiroid Hormon Bozukluğu (Psödohipoparatiroidizm)
Bu hastalıkta büyüme geriliği, el parmaklarda
küçüklük, yuvarlak bir yüz, kalsiyum düşüklüğü, fosfat artışı vardır.
Çocuklarda boy kısalığı, obezite, kısa el kemikleri, derialtı
kireçlenme, yuvarlak yüz ve zeka geriliği vardır.
D Vitamini Eksikliği- Raşitizm
Geçmişte D vitamini eksikliği boy kısalığının başta
gelen nedeniydi ve sıklıkla beslenme bozukluğu, bağırsak emilim
bozukluğu, karaciğer hastalığı veya kronik böbrek yetmezliği ile
birlikte bulunurdu. Güneş ışığından yeterince yararlanmayan ve
besinlerine D vitamini ilavesi yapılmayan çocuklarda D vitamini
eksikliği görülür. Bu tür raşitik olgularda alın kısmında sişkinlik ve
bacaklarda eğrilme vardır.
Büyüme Hormonu Eksikliği
Hipofiz yetmezliği nedeniyle veya sadece büyüme hormonunda eksiklik nedeniyle oluşur.
Boy Kısalığında Yapılacak Tetkikler:
Büyüme Hormonu (GH) eksikliğinin tanısı için büyüme
hormonu ve IGF-1 düzeyleri ölçülür. Ancak sadece ölçüm yetmez. Bu
kişilerde açlık, uyku, egzersiz sonrası büyüme hormonu ölçülebildiği
gibi levodopa, klonidin, glukagon, propranolol, arginin ve insülinle
yapılan uyarı testleri kullanılır. Bir çocukta GH yetersizliği teşhisi
konulması için en az 2 testte anormallik olmalıdır.
Boy kısalığı olan bir kişide yukarıda belirtilen kan
hastalıkları, karaciğer, böbrek ve kalp hastalığı olup olmadığını
anlayacak tetkikler yapılmalıdır. Bu arada kanda kalsiyum, mağnezyum,
parathormon, tiroid hormonları da mıutlaka ölçülmelidir.
Boy kısalığı olan kişilerde kemik yaşı tayini için
el-bilek filmi çekilir. Kemik yaşı 20 ve üzeri ise kemiklerin uzamasını
sağlayan epifizler kapandığı için o kişi artık uzamaz.
Boy Kısalığında Tedavi
Büyüme geriliği böbrek yetmezliği, bağırsak
hastalığı, karaciğer ve kalp hastalığı gibi altta yatan bir hastalığa
bağlıysa, tedavi doğrudan bu sebeplere yöneltilmelidir.
Tiroid yetmezliğindeki büyüme geriliğinin tedavisi için tiroid hormon tedavisi gerekir.
Büyüme hormon eksikliği varsa büyüme hormon ilaçları kullanılır.
Kaynak: Prof Dr Metin Ozata, Hormon Hastasinin El Kitabi, Baskida
2. http://www.endokrinoloji.org
HORMONLAR VE GÖREVLERİ : Hormonların Görevleri Nelerdir?
Hormon sözcüğü “uyarmak, harekete geçirmek” anlamına
gelmektedir. Hormonlar vücudumuzdaki büyüme, gelişme, üreme, bazı
metabolik olayların sağlanması ve vücudun sağlıklı olarak görev
yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir. Hormonlar vücudumuzdaki
salgı bezlerinden salgılanarak kan yoluyla diğer dokulara taşınır ve
etkilerini gösterirler. Miktar olarak çok az salgılanmasına karşın
kuvvetli etkileri vardır. Bu nedenle bir tür haberci olarak görev
yaparlar. Taşındıkları hücreye nasıl davranması gerektiğini anlatırlar.
Çok az miktarda salgılanmasına rağmen hormonlar vücutta çok büyük
görevler yapar.
Yirmi beş yıl önce 20 kadar hormon bilinmekteyken
bugün 200’den fazla hormon keşfedilmiştir. Bugün artık beyin,
bağırsaklar ve kalbin hormon ürettiği gösterilmiştir.
Hormonların Tipleri Nelerdir?
Hormonlar kimyasal yapı olarak steroid yapısında
veya protein yapısında olurlar. Steroid hormonlar kolesterolden yapılan
ve ağızdan alındığında midede etkinlikleri kaybolmayan hormonlardır.
Örneğin doğum kontrol ilaçlarında bulunan hormonlar steroid
yapısındadır ve ağızdan alınınca bozulmaz. Buna karşılık protein
yapısında olan hormonlar ağızdan alındığında midede parçalanır ve
etkisini kaybeder. Bu nedenle protein yapısındaki hormonlar ilaç olarak
ağızdan alınamaz ve enjeksiyonla yapılır. Örneğin insülin hormonu
protein yapısında olup ağızdan alınamaz ve enjeksiyon yapılır.
Hormonların Görevleri:
Hormonların başlıca görevleri 3 ana grupta ele alınabilir:
· Büyüme ve farklılaşma
· Vücut dengesinin sağlanması
· Üreme
Çok sayıda hormon büyüme olayında etkilidir. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları bunların en önemlisidir.
Vücut dengesinin sağlanmasında ise birçok hormon görev alır. Bu hormonlar ve görevleri şunlardır:
· Tiroid hormonları çoğu dokuda bazal metabolizmanın %25’ini kontrol eder
· Kortizol kendisinin doğrudan etkilerinden başka birçok hormonun etkisini de kolaylaştırır
· Paratiroid hormonu kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar
· Vazopressin vücut su dengesini sağlar
· Aldosteron vücut sıvı miktarı ve serum elektrolitlerini (Na ve K) kontrol ederler
· İnsülin açlık ve toklukta kan şekerinin normal olmasını sağlar
Kan şekeri düşünce vücudumuz buna hormonsal tepki
vererek kan şekerini artırmaya çalışır. Açlıkta ve kan şekerinin
düştüğü durumlarda insülin salınımı azalır. Buna bağlı olarak dokuların
glukoz alımı azalırken karaciğerden glukoz (şeker) üretimi artar.
Vücuttan su atılması esas olarak vazopressin isimli
hormon tarafından kontrol edilmekle beraber, kortizol ve tiroit
hormonları da bu konuda etkilidir.
Paratiroid hormonu ve D vitamini koordineli hareket
ederek kan kalsiyum dengesini sağlarlar. Paratiroid hormonu böbreklerde
D vitamini sentezini artırır. D vitamini ise bağırsaklardan kalsiyum
emilimini artırır, kemiklerde paratiroid hormonunun etkisini
kuvvetlendirir. Kan kalsiyumunun artması ise paratiroid hormon
salgılanmasını azaltır..
Vücuttaki herhangi bir stres durumunda, stresin
şiddeti, akut (ani) veya kronik (devamlı-süregen) oluşuna göre, çok
sayıda hormonu harekete geçirir.
Travma veya şok gibi şiddetli ani streslerde
sempatik sinir sistemi aktive olarak katekolamin dediğimiz adrelanin ve
noradrenalin isimli hormonlar kanda artar, kalbin pompaladığı kan
miktarı çoğalır, kan basıncı ve glukoz (şeker) yapımı artar. Stres ACTH
, büyüme hormonu ve kortizol hormon yapımını artırır. Artan kortizol
kan basıncının devamlılığını sağlar.
Hormonlar üreme işlevini de düzenler. Üreme işlevi
cinsiyetin belirlenmesi, cinsel gelişme, gebelik, süt verme, çocuk
yetiştirme ve menopoz gibi değişik aşamaları kapsar. Bu aşamaların her
birinde çok sayıda hormon birlikte ve düzen içinde çalışır.
Hormonların üremeyle ilgili koordineli etkilerinin
tipik örneği ortalama 28 günde bir yinelenen adet görme
(menstruasyondur). Adet döneminin erken (folliküler) evresinde FSH ve
LH isimli hormonlar yumurtalıktaki yumurtaların (folliküllerin)
olgunlaşmasını uyarır. Bu durumda östrojen ve progesteron hormonları
giderek artar.
Gebelikte artan prolaktin memelerin süt salgılamaya
hazır hale gelmesini sağlar. Oksitosin isimli hormon ise memeden süt
gelmesine etkilidir.
Hormonların Yapıldığı Bezler:
Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez,
pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır
ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi
olmaktadır.
Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir.
Hormonların adlandırılması genellikle ilk
bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak,
günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir.
Hormonların Salgılanması ve Taşınması
Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az
aktif halde salınır. Aktif olmayanlar daha sonra aktif hale gelirler.
Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Tiroid hormonu T4 hücrede etki
etmesi için daha sonra T3 hormonuna dönüşür. Testosteron hormonu yine
hücrede etkili olmak için daha sonra dihidrotestosteron haline gelir.
Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır
Çok azı ise serbest halde bulunur. Seks hormonları SHBG proteinine
bağlanır, tiroid hormonları TBG proteinine bağlanır.
Reseptör Nedir?
Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların
biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur.
Reseptörleri kilit olarak düşünürseniz hormonlar bir anahtar olarak
görev yapar ve bu kiliti açarak hücrede etkilerini gösterirler.
Bütün reseptörlerin en azından 2 farklı fonksiyonel bölümü vardır. Bunlardan biri hormonu tanıyan ve ona bağlanan “tanıma bölgesi”, ikincisi ise uyarımı ileten “uyarı iletim bölgesi”dir.
Reseptörün tanıma bölgesi hormonla üç boyutlu bağlantı kurabilecek özel
bir yapı gösterir. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum
bağlanmanın derecesini tayin eder. Uyum ne kadar iyi ise hormon
reseptör bağlanması ve dolayısıyla hormonun etki oluşturması o oranda
güçlü olacaktır. Hormonun reseptörüne bağlandıktan sonra uyarı iletimi
iki şekilde olabilir. Polipeptid ve protein yapılı hormonlar ile
katekolaminler hücre zarında yerleşmiş reseptörlere bağlanırlar. Bu
bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere iletilir.
Steroid hormonlar (kortizol, aldosteron gibi), tiroid hormonları ve
diğer bazı hormonlar ise hücre içi reseptörlere bağlanarak etki
gösterirler.
Hormonlar Birbiriyle Etkileşir Mi?
Hormonlar birbirleriyle etkileşim içindedir. Vücudun
dengesi bu etkileşim sayesinde sağlanır. Günlük yaşamımızda biz yerken,
istirahat ederken ve çalışırken bazı hormonlar artarken diğerleri
azalır. Bir hormonun kandaki seviyesi vücudun durumuna göre değişiklik
gösterir.
Hormonlar Nasıl Ölçülür?
Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya
tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle
hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı
testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama
testleri adı veriyoruz.
Hormonlar ve Bağışıklık Sistemi
Hormonlar bağışıklık sistemi (immün sistem) üzerinde
de etkilidir. Özellikle kortizon ve seks hormonları bağışıklık
sistemine etki ederler. Bazı bağışıklık sistemi hücreleri ACTH,
prolaktin gibi hormonlar üretebilir. Bağışıklık sisteminin ürettiği
bazı maddeler de hormon salınımını etkiler. Otoimmün hastalıklar
dediğimiz bir hastalık grubu bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu
ortaya çıkar ve salgı bezlerini tahrip eder ve hormon hastalıkları
oluşur. Bunlara örnek Tip 1 şeker hastalığı, Hashimoto hastalığı,
Graves hastalığı (tiroid bezi aşırı çalışması) ve Addison (böbreküstü
bezi yetersizliği) hastalığıdır.
Hormonlar ve Sinir Sistemi
Sinir hücreleri arasındaki iletişimi nörotransmitter
denen hormon yapısındaki maddeler sağlar. Bu nörotransmitter denen
hormonlar adrenalin, noradrenalin gibi etkileri vardır. Beyindeki sinir
hücreleri de hormon salgılar. Örneğin hipotalamusdan salgılanan TRH
hormonu beynin diğer kısımlarında da salgılanır. Bu nedenle sinir
sistemi de hormon salgılamaktadır. Bazı psikiatrik hastalıklarda
beyinde salgılanan hormonlarda bozukluk vardır.
Hormon Hastalıkları Oluş Mekanizması
Hormon hastalıkları temelde 3 mekanizmayla meydana gelir
1. Hormon yapım fazlalığı
2. Hormon yapım azlığı
3. Hormon direnci durumları
Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı
salgılanmasıdır. Bunun nedeni sıklıkla bezlerde oluşan adenom adını
verdiğimiz tümör dokuları, bağışıklık sistem boızuklukları ve iltihabi
nedenlerle oluşur
Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin
ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık
sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan
maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur.
Hormon direnci ise hormonun hücrede etki edememesidir.
Hormonların Ritmik Salınımı ve Vücut Saati
Vücuttaki hormonların
salgılanması uyku-uyanma olayından etkilendiği gibi suprakiasmatik
nukleus denen bir çekirdekten de etkilenir. Vücut farklı hormonlara
farklı zamanlarda ihtiyaç duyar. Bunun ayarlanması hipotalamusta
bulunan suprakiasmatik nukleus tarafından sağlanır. Bu saat vücuda
sinyaller göndererek hormonların üretimini sağlar.
Kaynak:
1. Prof Dr Metin Ozata, Hormon Hastasinin El Kitabi, 2008 Baskida
2.http://www.endokrinoloji.org
TİROİD BEZİ VE TIROID HORMONLARI VE TEŞHISTE KULLANILAN TESTLER
TİROİD BEZİ
Tiroid bezi bir endokrin bezdir. Bunun anlamı bezin
bazı hormonlar salgılaması ve bu hormonların kan dolaşımına girerek
vücudun değişik organ ve dokularında etki göstermesidir.
Tiroid bezi boyun ön bölümünde Adem Elması’nın
altında bulunur. Bezin sağ lob ve sol lobu vardır ve bunlar istmus
denen bölümle birbirine bitişik halde bulunur.
TİROİD BEZİ NE YAPAR ?
Tiroid bezi 2 tane hormon yapar ve dolaşıma
salgılar. Bu hormonlardan birine tiroksin (T4), diğerine
tiriiyodotironin (T3) ismi verilir. T4 hormonunda 4 tane iyod atomu,
T3’de ise 3 tane iyod atomu vardır. Hücre içinde T3 hormonu etkili
olduğundan T4 hücreye girmeden önce T3’e dönüşür.
TİROİD HORMONLARININ GÖREVİ NEDİR ?
T4 ve T3 hormonları vücudumuzun metabolizmasını
düzenler ve ayrıca metabolizmanın hızını kontrol ederler. Eğer çok
hormon salgılanırsa metabolizma hızlanır ve hipertiroidi hastalığı
gelişir. Hipertiroidi durumunda kalb hızı artarak çarpıntı şikayeti
oluşurken, bağırsak hareketi artar ve ishal yapabilir. Eğer tiroid
hormonu çok az salgılanırsa bu duruma hipotiroidi denir. Hipo=az,
Hiper=fazla anlamına gelmektedir. Hipotiroidi oluşunca metabolizma
yavaşlar, kalb hızı azalır ve barsak hareketleri azalarak kabızlık
ortaya çıkar.
TİROİD BEZİNİN ÇALIŞMASI NASIL KONTROL EDİLİR ?
Tiroid bezinin çalışması beyinde bulunan ve hipofiz
adı verilen bir bezden salgılanan TSH hormonu ile kontrol edilir. Kan
dolaşımındaki tiroid hormonları (T4 ve T3) azalınca hipofizden TSH
salgısı artar ve bu hormon tiroid bezinden tiroid hormon salgısını
artırır. Tersine, eğer dolaşımda T4 ve T3 artarsa bu takdirde
hipofizden TSH salgılanması azalır.
TİROİD BEZİNİN İYİ ÇALIŞIP ÇALIŞMADIĞI NASIL ANLAŞILIR ?
Hastanın kanındaki T3, T4 ve TSH hormonlarının ölçülmesi ile tiroid bezinin nasıl çalıştığı hakkında bilgi sahibi olunur.
TİROİD BEZİNİN HASTALIKLARI NELERDİR?
1. Guatr : Tiroid bezinin büyümesine guatr denir.
2. Nodül : Tiroid bezinin içinde normal dışı doku oluşmasıdır.
3. Tiroidit : Tiroid bezinin iltihabına denir. Bezde ağrı vardır.
4. Hipertiroidi : T4 ve T3 hormonlarının bezden aşırı salgılanması durumudur.
5. Hipotiroidi : Tiroid hormonlarının (T4 ve T3) az salgılanması durumudur.
TİROİD HASTALIĞI GELİŞME RİSKİ KİMLERDE VARDIR ?
Tiroid hastalığı gelişme riski şu kişilerde fazladır:
1. İyod eksikliği olan bölgede yaşayan veya yeterli iyod almayanlarda
2. Ailesinde tiroid hastalığı olanlarda
3. Diabetes mellitus (şeker hastalığı), romatoid artrit ve pernisiyöz anemisi olanlarda
4. Gebe kadınlar ve yeni anne olanlarda
5. 60 yaşın üzerindeki kadınlarda
6. 70 yaşın üzerindeki erkeklerde
7. Kanser nedeniyle baş ve boyuna radyoterapi (ışın tedavisi) yapılanlarda
8. Bazı ilaçları kullananlar (lityum, amiodaron ve interferon gibi).
TİROİD BEZİ HASTALIKLARINDA KULLANILAN TESTLER NELERDİR ?
a) Kan Testleri :
Sıklıkla kullanılan testler serbest T3, serbest T4
ve TSH hormonlarının kan düzeylerinin ölçülmesidir. Tiroid bezinin
fonksiyonu hakkında en iyi bilgiyi TSH ölçümü verir. TSH ölçümünün
normalden düşük olması tiroid bezinin aşırı çalıştığını gösterir. TSH
düzeyinin normalden yüksek bulunması ise tiroid bezinin az çalıştığını
gösterir. Yine T4 ve T3 hormonlarının normal sınırın altında veya
üstünde olması tiroid bezinin iyi çalışmadığını gösterir. Ayrıca
antikorlar vardır. Bunlar anti-TPO antikoru ve anti-Tiroglobulin
antikorlarıdır. Bu antikorların yüksek olması tiroid hastalığının
otoimmün bir hastalık olduğunu gösterir. Otoimmün hastalık vücudun
kendi dokusunu (Burada tiroid bezini) yabancı bir doku olarak algılayıp
ona karşı reaksiyon vermesidir. Bu reaksiyon antikorlar ile oluşur. Bu
reaksiyonun nedeni bilinmemektedir.
b) Tiroid Ultrasonu :
Tiroid ultrasonu tiroid bezinin büyüklüğünü, nodül
varsa onun büyüklüğünü anlamamıza yarar. Ayrıca ilaç tedavisiyle bezin
veya nodülün ne kadar küçüldüğünü veya küçülmediğini daha iyi
anlamamıza yarar. Nodül kan akımının Doppler ultrason ile incelenmesi
nodüllerin iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığı konusunda ek bilgi
verir.
c) Tiroid sintigrafisi :
Damardan teknesyum denilen bir ilaç verilerek tiroid
bezinin filminin çekilmesidir. Sintigrafi ile nodülün sıcak mı, soğuk
mu olduğu anlaşılır. Sintigrafi sadece nodülü olan ve TSH’sı düşük olan
hastalara yapılır.
d) Tiroid İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi :
Tiroid bezinde saptanan nodüllerde kanser olup
olmadığını anlamak için yapılır. Nodülü olan tüm hastalara yapılır.
Biyopsi sonucuna göre ilaç tedavisi veya ameliyat kararı verileceğinden
mutlaka yapılması gereken bir tetkiktir. Oldukça basit, yapılması kolay
ve ağrı oluşturmayan bir tetkikdir. Normal enjektörlerle yapılır.
Damardan kan alınır gibi tiroid bezindeki nodülden parça alınır. Alınan
hücreler patoloji bölümünde incelenerek kanser ve iltihap olup olmadığı
araştırılır. Biyopsi koldaki damardan kan alınması gibi kolay bir
işlemdir. Korkulmaması gerekir. Ameliyat değildir. Bazen biyopsi ile
yeteri kadar parça veya hücre gelmeyebilir. O zaman biyopsiyi
tekrarlamak gerekir.
KAYNAKLAR VE ÖNERİLEN KİTAPLAR
1. Prof. Dr. Metin Özata, 99 Sayfada Tiroid, İş bankası Kültür Yayını, 2008 Eylul
2. www.tiroit.org
3. www.endokrinoloji.org
ŞEKER HASTALIĞINDA İLAÇ (HAP) TEDAVİSİ
İlaç veya haplarla tedavi sadece Tip
2 diyabetli hastalarda uygulanır. Tip 1 şeker hastaları insülin
kullanmak zorundadır. Bununla birlikte pankreası ameliyatla çıkarılmış
hastalarda ilaç (hap ) verilemez, bu hastaların da insülin kullanmaları
gerekir.
Tip 2 Diyabetli bir hastanın
tedavisine, öncelikle diyet ve egzersiz ile başlanır. Ancak buna rağmen
kan şekeri düşmüyorsa veya kan şekeri yüksek ise ilaç tedavisine
başlanır. Ağızdan alınan bu haplar kan şekerinin düşmesini sağlar.
Ağızdan alınan ilaçlar vücuttaki
etkilerine göre bazı gruplara ayrılır. Bir grup ilaç, pankreas bezinden
insülin üretimini artırırken diğer bir grup ilaç vücut tarafından
yeterli derecede kullanılamayan insülinin kullanılmasını sağlar.
Doktorunuz, şeker durumuna göre bu
değişik gruplardaki ilaçlardan uygun olanını size reçete eder. Şeker
ilaçları tek ilaç veya iki-üç ilaç kombinasyonu halinde verilebilir.
Şeker hastalığı
tedavisinde son yıllardaki görüş ilaç tedavisine erken ve yeterli dozda
başlanması şeklindedir. Diğer bir görüş ise tek ilaç yerine birkaç tür
ilacın (etki mekanizmaları farklı) birlikte verilmesidir.
Yukarıda
belirtildiği gibi aslında ilaç tedavisine diyet ve egzersize rağmen kan
şekeri düşmeyen hastalarda başlanır. Bununla birlikte diyeti iyi
yapamayan ve yeteri kadar egzersiz yapamayanlarda ilaç kullanımına
hemen başlamakta fayda vardır. Diyet ve egzersize rağmen HbA1c %
6.5’den fazla ise veya açlık kan şekeri 108 mg/dl den fazla ise ilaç
tedavisi verilir.
İlaçlara Nasıl Başlanır ve Değiştirilir?
Şeker hastalığı
tedavisinde kullanılan hap şeklindeki ilaçlar genellikle düşük dozda
başlanır ve kan şekerine göre doz artırılır. Maksimum doza kadar bir
ilacın dozu artırabilir. Son zamanlarda birkaç ilacın birlikte
verilmesi de önerilmektedir.
Hastaların
%10-20’sinde ilaç kullandığı halde kan şekeri yüksekliği görülebilir.
Bu durum ilacı zamanında almamak, stres veya enfeksiyon oluşması
nedeniyle gelişebildiği gibi, ilacın artık etki etmemeye başlaması veya
pankreasdaki insülin salgılayan beta hücrelerinin azalması nedeniyle
oluşur.
Eğer bir ilaçta etkisizlik görülürse diğer bir ilaca geçilebilir. Kullanılan ilaçların yan etkilerinin ne olduğu öğrenilmelidir.
Kimler Şeker İlacı (hap şeklinde) Kullanamaz?
Tip 1 diyabeti
olan hastalar ile tip 2 diyabeti olduğu halde karaciğer ve böbrek
hastalığı olanlar, pankreas bezi ameliyatla çıkarılanlar ve pankreas
iltihabı geçirenler şeker ilacı olan hapları kullanamaz, bu hastaların
insülin kullanmaları gerekir.
İlaçların Tipleri
1) Kanda mevcut insülin hormonunun etkisini artıranlar:
Metformin,
acarboz, ve roziglitazon gibi ilaçlar insülinin etkisini artırırlar. Bu
ilaçlar karaciğer, kas ve yağ dokusunu etkileyerek insülin hormonunun
daha etkili çalışmasını sağlar. Bu ilaçlar kan şekerinin normal düzeyin
altına inmesine (hipoglisemi) neden olmazlar.
2) İnsülin salgısını artıranlar:
Sülfonilüre grubu
ilaçlar ile repaglinid ve nateglinid türü ilaçlar ise pankreastan
insülin salgılanmasını artırırlar. Sülfonilüre grubunda bulunan ilaçlar
ise şunlardır: Glipizid, Gliburid, Glimeprid
3) Karbonhidratların Barsaktan Emilimini Geciktirenler:
Acarboz ve glinid türü ilaçlardır. Yenen gıdalardaki karbonhidratların bağırsaktan emilimini azaltırlar.
Metformin:
Bu ilaç daha çok kilo fazlalığı olan tip 2 diyabekli hastalarda kullanılır. İnsülin direncini azaltır. Alındıktan sonra barsak ve karaciğerde etki eder. Günde 2 veya 3 kez alınır. Karaciğerde şeker yapımını azaltır.
Kaslarda insülinin etkisini artırır. Metformin kullananlarda kiloda
hafif derecede azalma olur, ancak kan yağları ve tansiyona etkisi çok
azdır. Karaciğer, böbrek ve kalp yetmezliği olanlar kullanmamalıdır. Bu
ilaç kullanılmaya başlandığında bazı kişilerde midede rahatsızlık,
bulantı, ishal ve gaz gibi şikayetler olabilirse de bu şikayetler çoğu
kişide bir hafta sonra kaybolur.Metformin tok karna yemekten hemen sonra alınır.
Çok içki içiyorsanız metformin zararlı olabilir. Böbrek hastalığınız varsa metformin kullanmayınız.
Metformin ilacı diğer şeker ilaçları veya insülinle birlikte kullanılabilir.
Ameliyat olacaksanız metformini 1 gün önce kesiniz.
İnsülin Salgısını Artıran İlaçlar
Bu grupta en çok
kullanılan ilaçlar sülfonilüre denen ilaçlardır. Piyasada bu ilaçlar
kimyasal isimlerine göre glibürid, glipizid, glimeprid olarak
sayılabilir. Bu ilaçlar pankreas bezinden insülin salgılatan ilaçlardır. İnsülin salgısı arttığı için kan şekerini düşürürler.
Bu ilaçlar çlık kan şekerini ve bu arada tokluk kan şekerini de kısmen
azaltırlar. HbA1c düzeyinde ilaç kullanımı sonrası %1-2 oranında azalma
olur.
Bu ilaçların en
önemli yan etkisi kan şekerinde bazen aşırı düşme yapmasıdır. Özellikle
yaşlılarda bu etki yani kan şekeri düşmesi daha fazla görülür. Kan
şekeri düşmesinin önlenmesi için yemeklerin düzenli olarak alınması
gerekir. İlaçları bu nedenle en düşük dozda başlayıp yavaş yavaş
artırmak gerekir. Bu ilaçları karaciğer ve böbrek hastalığı olan
kişiler kullanamaz.
Bu ilaçların bazıları 24 saat
etkilidir ve günde 1 defa alınır. Bazısı günde 2 defa alınır. Bu
nedenle doktorunuza ilacı günde kaç defa almanız gerektiğini sorunuz.
İlacı günde bir defa alıyorsanız sabah kahvaltıdan yarım saat önce aç karna almanız gerekir.
İlaç günde 2 defa alınıyorsa sabah ve akşam yemekten önce aç karna alınır
Alfa-Glukozidaz inhibitörleri (Acarboz):
Piyasada kimyasal
ismi acarboz olarak satılan ilaçlardır. Bu ilaçlar barsaklarda
nişastanın ve karbonhidratların parçalanmasını engeller. Böylece
yemekle alınan karbonhidratların emilimi gecikir ve tokluk kan şekeri
fazla yükselmez. Acarboz yemeğin ilk lokması ile birlikte alınır.
Acarboz, sofra şekeri gibi basit şekerlerin emilimini engellemez. Buna
karşılık kompleks karbonhidratlar denilen gıdaların emilimini
geciktirir. Hastalarda başlangıçta gaz, şişkinlik ve bazen ishal
yapabilir. Bunu önlemek için düşük dozda başlanması gerekir. Bağırsak
hastalığınız varsa veya bağırsak ameliyatı olmuşsanız almamak gerekir.
Roziglitazon ve Pioglitazon:
Pioglitozonun günde 1 defa, roziglitozon günde 1 veya 2 defa alınır. Bu ilaçlar yemekle birlikte veya aç karna alınabilir.
Yağ dokusunu
etkileyerek insülinin daha etkili çalışmasını sağlayan ilaçlardır. Bu
sayede insülin direnci azalır. Etkileri genellikle birkaç hafta içinde
ortaya çıkar. Yağların karından cilt altına doğru gitmesini sağlar. Bu
ilaçlar karaciğer testleri (SGOT, SGPT gibi) normalin 2.5 katı yüksek
olan hastalarda kullanılamaz. Sülfonilüre veya metformin ilaçlarıyla
birlikte kullanılabildiği gibi insülin ile birlikte de kullanılır. Tek
sakıncası hafif kilo alımı olmasıdır. Kalp yetmezliği olan hastalarda
dikkatli kullanılmalıdır.
İlaç Seçimi
Fazla kilolu olan
ve diyet ve egzersize rağmen açlık kan şekeri 130 mg/dl den yüksek olan
hastalarda doktorlar daha çok metformin ilacını tercih edebilir.
Metformin günde 2 kez sabah ve akşam yemeğinden sonra tok karna
alınabilir ve kan şekerine göre doktorunuz dozu artırır. Kan şekeri
düzelmesi 2-4 haftayı alır. HbA1c deki düzelme için 3-6 ay geçmesi
gerekir.
Alfa glukozidaz
inhibitörü Akarboz ilacı yemek arasında çiğnenir. Gaz yapmaması için en
düşük dozda başlanır ve her 2-4 haftada bir doz artırılır.
Açlık kan şekeri 200 mg/dl üzerinde ise metformin ve sülfonilüre tipi ilaçlar birlikte alınabilir.
Açlık kan şekeri 300 mg/dl’nin üzerinde olan hastalarda insülin tedavisine başlanır ve daha sonra ilaç tedavisine geçilir.
Bazen İlaçlar Neden Etkisiz Olmaya Başlar
İlaçla tedaviye
ilk başlandığında şeker seviyesi düşmüyorsa ya pankreasda insülin
yapımı yoktur yada ilaç yanlış seçilmiş olabilir. Özellikle tip 2
diyabetli hastaların %10’unda tip 1 diyabette olduğu gibi pankreasda
beta hücreleri yoktur. Bu nedenle ilaç etki edemez. Özellikle açlık kan
şekeri 300 mg/dl’nin üzerinde ise insüline başlamak daha uygun olur.
Daha sonra bu hastalarda ilaç kullanımına geçilebilir.
Belirli bir süre
sonra ilaçların artık etki etmediği görülür. Bu durumda özellikle 5
yıldan sonra ilacı değiştirmek gerekebilir. Bu arada ilaç
kombinasyonları denenebilir.
Metformin,
roziglitazon ve sülfonilüre ve acarboz ilaçları alınabilir. Ancak bu
kadar çok ilaç yerine insüline geçmek daha sağlıklıdır.
İlaçların etkisinin azalmasının veya kan şekerinin eskisi gibi düşmemesinin başlıca nedenleri şunlardır:
- Fazla gıda alınmaya başlanması
- Kilo alınması
- Hareketin azalması
- Stres
- Enfeksiyon gelişmesi
- Şeker hastalığının ilerlemesi ve beta hücre azalması
- İnsülin direncinin artması
- İlaç dozunun uygun olmaması
- İlaç emilim bozukluğu
- Şekeri artıran kortizon, büyüme hormonu gibi ilaçların kullanılması
İlaçların
etkisiz olması durumunda diyet ayarlanır ve egzersiz az ise artırılır.
İlaç değiştirilirse de bu ancak % 10 hastada etkili olur. Tedaviye
metformin ve acarboz ilave edilir. Eğer ilaç dozu maksimum ise insülin
ilave yapılabilir veya ilaçlar tamamen keslip insülin tedavisine
geçilir.
Şeker Haplarını (ilaçlarını) Kullanırken Dikkat Edilecek Hususlar:
1. Kullandığınız ilaçların ne zaman
ve ne dozda kullanılacağını iyice öğrenin. Bazı ilaçlar aç karna,
bazısı yemekle birlikte ve bazıları tok karna alınır. Bu durumu iyice
öğreniniz.
2. İlaçlar yan etki yaparsa doktorunuza bildiriniz. İlaçlara ufak dozda başlanır ve sonra şeker durumuna göre arttırılabilir.
3. İlaçların kullanım tarihini kontrol edin. Süresi geçmiş ilaçları almayın.
4. İlaçları alırken hangi ilacı aldığınıza iyice kontrol edederek alınız. Karanlıkta rastgele almayınız.
5. İlaçları serin yerde saklayınız. Sıcak hava ilaçları bozar.
6. Karaciğer ve böbrek hastalığınız varsa ilaç yerine insülin kullanmanız gerekir.
7. Bölmeleri olan bir ilaç kutusu satın alınız ve onun gözlerine günlük alacağınız ilaçları koyunuz.
8. İlaçları alkol ile birlikte almayınız.
9. Sulfonilüre tipi ilaçlar yemekten yarım saat önce, acarboz ilk lokma ile birlikte, metformin ise tok karna alınır.
10. Her şeker hastasının hastalığı
farklı olduğundan kullanılan ilaç dozu ve ilaçları diğer hastalardan
farklı olabilir. Bu nedenle arkadaşlarınız veya komşunuzun görüşüne
uyup yanlış ilaçlar almayınız. Mutlaka doktorunuza danışınız.
11. Şeker ilaçları bir kutu bitince
kesilecek ilaçlar değildir. İlaç kutusu bitince yeni bir ilaç kutusuna
başlamanız gerekir. Diğer bir deyimle şeker ilaçları kesilmez.
İlaçların Yan Etkileri Nelerdir?
İlaçların en önemli yan etkisi
hipoglisemi yani kan şekerinde aşırı düşüklük yapmasıdır. Özellikle
sulfonilüre tipi ilaçların bu tür yan etkisi fazladır. Metformin ile
kan şekeri normalin altına inmez. İlaç kullanırken kan şekerinde
düşmeler oluyorsa mutlaka hemen doktorunuza başvurunuz ve ilaç dozunu
ayarlatınız. İlaç kullanırken şeker düşmelerinin bir diğer nedeni de
öğünlerin atlanılması veya az yemek yenmesidir. Bu nedenle öğün
atlamayınız.
Metformin kullananlarda ishal,
bulantı, iştahsızlık ve gaz başlangıçta olabilir, daha sonra azalır.
Metformin kullanan kişilerde bazen B12 vitamini eksikliği
gelişebileceğinden yılda bir kez kanda B12 vitamini düzeyine
bakılmalıdır.
Prof. Dr. Metin Özata
Endokrinoloji, Diyabet ve Tiroid Uzmanı
KAYNAKLAR:
1) Prof Dr Metin Özata, Diyabet Hastasının El Kitabı, GÜRER YAYINCILIK, Baskıda
2) Metin Özata, Hormonlar ve Siz, Gürer Yayıncılık, Baskıda
3) Http://www.endokrinoloji.org
4) Http://www.freewebs.com/diyabet
ŞEKER HASTALIĞINDA İLAÇ (HAP) TEDAVİSİ
İlaç veya haplarla tedavi sadece Tip
2 diyabetli hastalarda uygulanır. Tip 1 şeker hastaları insülin
kullanmak zorundadır. Bununla birlikte pankreası ameliyatla çıkarılmış
hastalarda ilaç (hap ) verilemez, bu hastaların da insülin kullanmaları
gerekir.
Tip 2 Diyabetli bir hastanın
tedavisine, öncelikle diyet ve egzersiz ile başlanır. Ancak buna rağmen
kan şekeri düşmüyorsa veya kan şekeri yüksek ise ilaç tedavisine
başlanır. Ağızdan alınan bu haplar kan şekerinin düşmesini sağlar.
Ağızdan alınan ilaçlar vücuttaki
etkilerine göre bazı gruplara ayrılır. Bir grup ilaç, pankreas bezinden
insülin üretimini artırırken diğer bir grup ilaç vücut tarafından
yeterli derecede kullanılamayan insülinin kullanılmasını sağlar.
Doktorunuz, şeker durumuna göre bu
değişik gruplardaki ilaçlardan uygun olanını size reçete eder. Şeker
ilaçları tek ilaç veya iki-üç ilaç kombinasyonu halinde verilebilir.
Şeker hastalığı
tedavisinde son yıllardaki görüş ilaç tedavisine erken ve yeterli dozda
başlanması şeklindedir. Diğer bir görüş ise tek ilaç yerine birkaç tür
ilacın (etki mekanizmaları farklı) birlikte verilmesidir.
Yukarıda
belirtildiği gibi aslında ilaç tedavisine diyet ve egzersize rağmen kan
şekeri düşmeyen hastalarda başlanır. Bununla birlikte diyeti iyi
yapamayan ve yeteri kadar egzersiz yapamayanlarda ilaç kullanımına
hemen başlamakta fayda vardır. Diyet ve egzersize rağmen HbA1c %
6.5’den fazla ise veya açlık kan şekeri 108 mg/dl den fazla ise ilaç
tedavisi verilir.
İlaçlara Nasıl Başlanır ve Değiştirilir?
Şeker hastalığı
tedavisinde kullanılan hap şeklindeki ilaçlar genellikle düşük dozda
başlanır ve kan şekerine göre doz artırılır. Maksimum doza kadar bir
ilacın dozu artırabilir. Son zamanlarda birkaç ilacın birlikte
verilmesi de önerilmektedir.
Hastaların
%10-20’sinde ilaç kullandığı halde kan şekeri yüksekliği görülebilir.
Bu durum ilacı zamanında almamak, stres veya enfeksiyon oluşması
nedeniyle gelişebildiği gibi, ilacın artık etki etmemeye başlaması veya
pankreasdaki insülin salgılayan beta hücrelerinin azalması nedeniyle
oluşur.
Eğer bir ilaçta etkisizlik görülürse diğer bir ilaca geçilebilir. Kullanılan ilaçların yan etkilerinin ne olduğu öğrenilmelidir.
Kimler Şeker İlacı (hap şeklinde) Kullanamaz?
Tip 1 diyabeti
olan hastalar ile tip 2 diyabeti olduğu halde karaciğer ve böbrek
hastalığı olanlar, pankreas bezi ameliyatla çıkarılanlar ve pankreas
iltihabı geçirenler şeker ilacı olan hapları kullanamaz, bu hastaların
insülin kullanmaları gerekir.
İlaçların Tipleri
1) Kanda mevcut insülin hormonunun etkisini artıranlar:
Metformin,
acarboz, ve roziglitazon gibi ilaçlar insülinin etkisini artırırlar. Bu
ilaçlar karaciğer, kas ve yağ dokusunu etkileyerek insülin hormonunun
daha etkili çalışmasını sağlar. Bu ilaçlar kan şekerinin normal düzeyin
altına inmesine (hipoglisemi) neden olmazlar.
2) İnsülin salgısını artıranlar:
Sülfonilüre grubu
ilaçlar ile repaglinid ve nateglinid türü ilaçlar ise pankreastan
insülin salgılanmasını artırırlar. Sülfonilüre grubunda bulunan ilaçlar
ise şunlardır: Glipizid, Gliburid, Glimeprid
3) Karbonhidratların Barsaktan Emilimini Geciktirenler:
Acarboz ve glinid türü ilaçlardır. Yenen gıdalardaki karbonhidratların bağırsaktan emilimini azaltırlar.
Metformin:
Bu ilaç daha çok kilo fazlalığı olan tip 2 diyabekli hastalarda kullanılır. İnsülin direncini azaltır. Alındıktan sonra barsak ve karaciğerde etki eder. Günde 2 veya 3 kez alınır. Karaciğerde şeker yapımını azaltır .
Kaslarda insülinin etkisini artırır. Metformin kullananlarda kiloda
hafif derecede azalma olur, ancak kan yağları ve tansiyona etkisi çok
azdır. Karaciğer, böbrek ve kalp yetmezliği olanlar kullanmamalıdır. Bu
ilaç kullanılmaya başlandığında bazı kişilerde midede rahatsızlık,
bulantı, ishal ve gaz gibi şikayetler olabilirse de bu şikayetler çoğu
kişide bir hafta sonra kaybolur.Metformin tok karna yemekten hemen sonra alınır.
Çok içki içiyorsanız metformin zararlı olabilir. Böbrek hastalığınız varsa metformin kullanmayınız.
Metformin ilacı diğer şeker ilaçları veya insülinle birlikte kullanılabilir.
Ameliyat olacaksanız metformini 1 gün önce kesiniz.
İnsülin Salgısını Artıran İlaçlar
Bu grupta en çok
kullanılan ilaçlar sülfonilüre denen ilaçlardır. Piyasada bu ilaçlar
kimyasal isimlerine göre glibürid, glipizid, glimeprid olarak
sayılabilir. Bu ilaçlar pankreas bezinden insülin salgılatan ilaçlardır. İnsülin salgısı arttığı için kan şekerini düşürürler.
Bu ilaçlar çlık kan şekerini ve bu arada tokluk kan şekerini de kısmen
azaltırlar. HbA1c düzeyinde ilaç kullanımı sonrası %1-2 oranında azalma
olur.
Bu ilaçların en
önemli yan etkisi kan şekerinde bazen aşırı düşme yapmasıdır. Özellikle
yaşlılarda bu etki yani kan şekeri düşmesi daha fazla görülür. Kan
şekeri düşmesinin önlenmesi için yemeklerin düzenli olarak alınması
gerekir. İlaçları bu nedenle en düşük dozda başlayıp yavaş yavaş
artırmak gerekir. Bu ilaçları karaciğer ve böbrek hastalığı olan
kişiler kullanamaz.
Bu ilaçların bazıları 24 saat
etkilidir ve günde 1 defa alınır. Bazısı günde 2 defa alınır. Bu
nedenle doktorunuza ilacı günde kaç defa almanız gerektiğini sorunuz.
İlacı günde bir defa alıyorsanız sabah kahvaltıdan yarım saat önce aç karna almanız gerekir.
İlaç günde 2 defa alınıyorsa sabah ve akşam yemekten önce aç karna alınır
Alfa-Glukozidaz inhibitörleri (Acarboz):
Piyasada kimyasal
ismi acarboz olarak satılan ilaçlardır. Bu ilaçlar barsaklarda
nişastanın ve karbonhidratların parçalanmasını engeller. Böylece
yemekle alınan karbonhidratların emilimi gecikir ve tokluk kan şekeri
fazla yükselmez. Acarboz yemeğin ilk lokması ile birlikte alınır.
Acarboz, sofra şekeri gibi basit şekerlerin emilimini engellemez. Buna
karşılık kompleks karbonhidratlar denilen gıdaların emilimini
geciktirir. Hastalarda başlangıçta gaz, şişkinlik ve bazen ishal
yapabilir. Bunu önlemek için düşük dozda başlanması gerekir. Bağırsak
hastalığınız varsa veya bağırsak ameliyatı olmuşsanız almamak gerekir.
Roziglitazon ve Pioglitazon:
Pioglitozonun günde 1 defa, roziglitozon günde 1 veya 2 defa alınır. Bu ilaçlar yemekle birlikte veya aç karna alınabilir.
Yağ dokusunu
etkileyerek insülinin daha etkili çalışmasını sağlayan ilaçlardır. Bu
sayede insülin direnci azalır. Etkileri genellikle birkaç hafta içinde
ortaya çıkar. Yağların karından cilt altına doğru gitmesini sağlar. Bu
ilaçlar karaciğer testleri (SGOT, SGPT gibi) normalin 2.5 katı yüksek
olan hastalarda kullanılamaz. Sülfonilüre veya metformin ilaçlarıyla
birlikte kullanılabildiği gibi insülin ile birlikte de kullanılır. Tek
sakıncası hafif kilo alımı olmasıdır. Kalp yetmezliği olan hastalarda
dikkatli kullanılmalıdır.
İlaç Seçimi
Fazla kilolu olan
ve diyet ve egzersize rağmen açlık kan şekeri 130 mg/dl den yüksek olan
hastalarda doktorlar daha çok metformin ilacını tercih edebilir.
Metformin günde 2 kez sabah ve akşam yemeğinden sonra tok karna
alınabilir ve kan şekerine göre doktorunuz dozu artırır. Kan şekeri
düzelmesi 2-4 haftayı alır. HbA1c deki düzelme için 3-6 ay geçmesi
gerekir.
Alfa glukozidaz
inhibitörü Akarboz ilacı yemek arasında çiğnenir. Gaz yapmaması için en
düşük dozda başlanır ve her 2-4 haftada bir doz artırılır.
Açlık kan şekeri 200 mg/dl üzerinde ise metformin ve sülfonilüre tipi ilaçlar birlikte alınabilir.
Açlık kan şekeri 300 mg/dl’nin üzerinde olan hastalarda insülin tedavisine başlanır ve daha sonra ilaç tedavisine geçilir.
Bazen İlaçlar Neden Etkisiz Olmaya Başlar
İlaçla tedaviye
ilk başlandığında şeker seviyesi düşmüyorsa ya pankreasda insülin
yapımı yoktur yada ilaç yanlış seçilmiş olabilir. Özellikle tip 2
diyabetli hastaların %10’unda tip 1 diyabette olduğu gibi pankreasda
beta hücreleri yoktur. Bu nedenle ilaç etki edemez. Özellikle açlık kan
şekeri 300 mg/dl’nin üzerinde ise insüline başlamak daha uygun olur.
Daha sonra bu hastalarda ilaç kullanımına geçilebilir.
Belirli bir süre
sonra ilaçların artık etki etmediği görülür. Bu durumda özellikle 5
yıldan sonra ilacı değiştirmek gerekebilir. Bu arada ilaç
kombinasyonları denenebilir.
Metformin,
roziglitazon ve sülfonilüre ve acarboz ilaçları alınabilir. Ancak bu
kadar çok ilaç yerine insüline geçmek daha sağlıklıdır.
İlaçların etkisinin azalmasının veya kan şekerinin eskisi gibi düşmemesinin başlıca nedenleri şunlardır:
- Fazla gıda alınmaya başlanması
- Kilo alınması
- Hareketin azalması
- Stres
- Enfeksiyon gelişmesi
- Şeker hastalığının ilerlemesi ve beta hücre azalması
- İnsülin direncinin artması
- İlaç dozunun uygun olmaması
- İlaç emilim bozukluğu
- Şekeri artıran kortizon, büyüme hormonu gibi ilaçların kullanılması
İlaçların
etkisiz olması durumunda diyet ayarlanır ve egzersiz az ise artırılır.
İlaç değiştirilirse de bu ancak % 10 hastada etkili olur. Tedaviye
metformin ve acarboz ilave edilir. Eğer ilaç dozu maksimum ise insülin
ilave yapılabilir veya ilaçlar tamamen keslip insülin tedavisine
geçilir.
Şeker Haplarını (ilaçlarını) Kullanırken Dikkat Edilecek Hususlar:
1. Kullandığınız ilaçların ne zaman
ve ne dozda kullanılacağını iyice öğrenin. Bazı ilaçlar aç karna,
bazısı yemekle birlikte ve bazıları tok karna alınır. Bu durumu iyice
öğreniniz.
2. İlaçlar yan etki yaparsa doktorunuza bildiriniz. İlaçlara ufak dozda başlanır ve sonra şeker durumuna göre arttırılabilir.
3. İlaçların kullanım tarihini kontrol edin. Süresi geçmiş ilaçları almayın.
4. İlaçları alırken hangi ilacı aldığınıza iyice kontrol edederek alınız. Karanlıkta rastgele almayınız.
5. İlaçları serin yerde saklayınız. Sıcak hava ilaçları bozar.
6. Karaciğer ve böbrek hastalığınız varsa ilaç yerine insülin kullanmanız gerekir.
7. Bölmeleri olan bir ilaç kutusu satın alınız ve onun gözlerine günlük alacağınız ilaçları koyunuz.
8. İlaçları alkol ile birlikte almayınız.
9. Sulfonilüre tipi ilaçlar yemekten yarım saat önce, acarboz ilk lokma ile birlikte, metformin ise tok karna alınır.
10. Her şeker hastasının hastalığı
farklı olduğundan kullanılan ilaç dozu ve ilaçları diğer hastalardan
farklı olabilir. Bu nedenle arkadaşlarınız veya komşunuzun görüşüne
uyup yanlış ilaçlar almayınız. Mutlaka doktorunuza danışınız.
11. Şeker ilaçları bir kutu bitince
kesilecek ilaçlar değildir. İlaç kutusu bitince yeni bir ilaç kutusuna
başlamanız gerekir. Diğer bir deyimle şeker ilaçları kesilmez.
İlaçların Yan Etkileri Nelerdir?
İlaçların en önemli yan etkisi
hipoglisemi yani kan şekerinde aşırı düşüklük yapmasıdır. Özellikle
sulfonilüre tipi ilaçların bu tür yan etkisi fazladır. Metformin ile
kan şekeri normalin altına inmez. İlaç kullanırken kan şekerinde
düşmeler oluyorsa mutlaka hemen doktorunuza başvurunuz ve ilaç dozunu
ayarlatınız. İlaç kullanırken şeker düşmelerinin bir diğer nedeni de
öğünlerin atlanılması veya az yemek yenmesidir. Bu nedenle öğün
atlamayınız.
Metformin kullananlarda ishal,
bulantı, iştahsızlık ve gaz başlangıçta olabilir, daha sonra azalır.
Metformin kullanan kişilerde bazen B12 vitamini eksikliği
gelişebileceğinden yılda bir kez kanda B12 vitamini düzeyine
bakılmalıdır.
Prof. Dr. Metin Özata
Endokrinoloji, Diyabet ve Tiroid Uzmanı
KAYNAKLAR:
1) Prof Dr Metin Özata, Diyabet Hastasının El Kitabı, GÜRER YAYINCILIK, Baskıda
2) Metin Özata, Hormonlar ve Siz, Gürer Yayıncılık, Baskıda
3) Http://www.endokrinoloji.org
4) Http://www.drdiyabet.com |